Sessiz bir cinsiyet hapishanesi
UĞUR KUTAY UĞUR KUTAY

Dünya korkunç yaratıklar tarafından istila edilmiş, insan nüfusu hızla tükeniyor. Görme organı olmayan bu yaratıklar sese karşı aşırı duyarlılar, insanların yerini sesler aracılığıyla tespit edip avlıyorlar. Bu hafta gösterime giren A Quiet Place/Sessiz Bir Yer filminde işte bu dünyada hayatta kalmaya çalışan bir ailenin hikâyesi anlatılıyor. Yaratıkların dikkatini çekmemek için o kadar sessiz olmaları gerekiyor ki, sürekli çıplak ayakla dolaşıyor, işaret diliyle iletişim kuruyor, masada ses çıkmasın diye tabak olarak büyük yapraklar kullanıyorlar.

Efsanevi komedi dizisi The Office’in Amerikan versiyonunda sekreter Pam’e aşkını bir türlü dile getiremeden kızın kaba ve saldırgan sevgilisiyle ilişkisini mahzun mahzun izleyen, ‘efendi’liğiyle izleyicinin empati ve sempatisini toplamış Jim karakterini oynayan John Krasinski’nin hem senaryosunu yazdığı hem de yönetip oynadığı bu etkileyici filmin büyük bir kusuru var: Anlatı baştan sona sırf ata erkini -baba otoritesini- yüceltmek için yapılmış gibi görünüyor.

Açılış sahnesi: Yağmalanmış bir marketin raflarından ihtiyaçlarını alan aile üyelerini görüyoruz. Ailenin üç çocuğundan en küçük olanı bir uzay mekiği modelini almak istiyor, ergenlik çağındaki ablası da oyuncağı alması için ona yardım ediyor. Pilleri takıldığında ışıkları yanıp sönen ve gürültülü sesler çıkaran bir oyuncak bu, yani filmin dünyasında doğrudan ölüm anlamına geliyor. Baba durumu fark ediyor, işaret diliyle çocuğa uzay mekiğini alamayacağını, ses çıkardığı için bu oyuncağın tehlikeli olduğunu bildiriyor. Baba gittikten sonra, çocuğun aklının oyuncakta kaldığını anlayan ablası işaretlerle ‘bu bizim sırrımız olsun’ deyip mekiği ufaklığa veriyor. Küçük çocuk marketten çıkmadan önce pilleri de alıyor, çünkü ne de olsa ablası mekiği alabileceğini söylemiş ve piller de mekiğin bir parçası sayılır. Sonra kasabadan eve doğru çıplak ayaklarla tek sıra halinde yürüyen aileyi görüyoruz. Sıranın sonundaki çocuk pilleri takıp oyuncağı çalıştırıyor, baba durumu fark edip sessiz bir dehşet içinde çocuğa doğru koşuyor, ama…

Temeli tamamen bir kız çocuğunun baba yasasıyla isyankar ilişkisine dayanan bu anlatının açık ve net söylemi bu işte: Babanın sözünü dinlemezsen kendini ve toplumu tehlikeye atarsın. Bu hikayede babanın söylediklerini dinlemeyen tek bir kişi var: Ailenin kız çocuğu Regan. Anne ve diğer erkek kardeşin etkisiz eleman olduğu anlatıda dramatik yapının tüm önemli sıçramaları ve tüm felaketler Regan’ın babasına itaatsizliğinden kaynaklanıyor. Filmde babayı oynayan John Krasinski’nin senaryoyu yazarken kıza sinema tarihinde çok özel yeri olan bir isim seçmiş olması da boşuna değil; Regan, 1973 tarihli korku klasiği The Exorcist/Şeytan’da ‘baba’dan uzak olduğu için şeytan tarafından kolayca zapt edilen kız çocuğunun adı...

Aradan zaman geçiyor, yavrusunu canavarlara kaptıran annenin yine hamile olduğunu görüyoruz. Yasaya göre baba oğlunu alıp ava giderken Regan’ın da ev işlerinde annesine yardım etmesi gerek ama o bir erkek gibi dış dünyanın maceralarına atılıyor. Regan’ın bu varoluşsal hatası, bu ‘yasayı çiğneyiş’i, kızın yardımından yoksun hamile annenin çamaşır taşırken önce kocaman bir çiviyle -fallik bir objeyle- yaralanmasına, ardından daha büyük felaketlere yol açıyor.

Sanki tüm dehşetin kızlığını bilmeyen kız çocuğundan kaynaklanmasına yeterince vurgu yapılmıyormuş gibi, bir de canavarların kurbanlarını yakalamak için kullandıkları işitme organlarının aşırı derecede dişil/vajinal biçimde tasarlanışıyla öyle tuhaf bir film ki bu, ya bebek yüzlü Krasinski’nin çok iyi bir oyuncu olduğuna hükmedeceğiz -aslında hiç benzemediği bir karakteri, The Office’deki cinsiyetçilikten uzak, iyi genç adamı bu kadar inandırıcı oynayışına bakarak- ya da aslında cinsiyetçi olmadığı halde kendi üretimine eleştirel ve analitik yaklaşabilme yeteneğinden yoksun olduğuna…

Hangisini seçersek seçelim, sonuç değişmiyor; ofisteki sekreter Pam’in de, baba sözü dinlemeyen Regan’ın da sessiz mahkumiyeti devam ediyor...