Sessiz yıkım
BÜLENT USTA BÜLENT USTA
Gazeteleri, sanki sevdiğim birisinin ölüm ilanını görecekmiş gibi derin bir huzursuzlukla karıştırırım genellikle...
Gazeteleri, sanki sevdiğim birisinin ölüm ilanını görecekmiş gibi derin bir huzursuzlukla karıştırırım genellikle. Ölüm haberleri de zaten hiç eksik olmaz. Ama bu ölüm haberlerinden daha çok, içine hapsedildiğimiz o tuhaf sessizlik ürkütücü gelir bana… Tuhaf diyorum, çünkü bu sessizlikte herkes konuşuyormuş gibi yapıyor, konuşuyor gibi yaptıkça da daha bir sessizleşiyor sanki herkes. Bu öylesine berbat bir sessizlik ki, denizin demiri çürütmesi gibi içine aldığı her şeyi yavaş yavaş silerek kendisine benzetiyor. Belki hatırlarsınız, “denizin dibinde Hatçem demirden evler” diye başlayan bir türkü vardı, imkânsız olanı anlatmak isteyen...

Bu tuhaf sessizliği yarmak hiç kolay değil, çünkü sessizliğin ezdiği geniş bir kesim, huzuru benliklerini feda ederek yaşıyor. Bu feda ediş yüzündendir belki de şiirin daha az okunur hale gelmesi. Sadece şiirin değil, edebiyatın ve sanatın da toplum hayatındaki önemi hiç olmadığı kadar gerilemiş durumda. Bakmayın siz çıkan kitaplara, dergilere, bir avuç insanın sanat ve edebiyat için çırpınışına… Sessizlik tüm dergileri ve kitapları kolayca yutacak kadar genişlemiş durumda. Belki de, -belki de diyorum- sanatın toplum hayatından geri çekilişinde, acaba sanata duyduğumuz aşırı saygının payı var mıdır? Geçenlerde Metis Yayınları’ndan Kojin Karatani’nin “Derinliğin Keşfi” adlı kitabı çıkmıştı. O kitapta Futabatei Şimei’nin şu sözleri alıntılanmış: “İnsanların felsefe ve edebiyata şükran duygularını sunmakta acele ettiklerini düşünüyorum. Bir kere bunlara şükrana falan gerek yok, bunlar sahte ifadeler. Ne zaman ki edebiyat ve felsefenin değeri konusunda köklü bir şüphe duyabilirsek, işte bunların gerçek değeri anlaşılacaktır bence.”

 Sanırım Şimei’nin bu sözlerinde haklılık payı çok büyük. Geçmişteki devrimcilere, sanatçılara, yazarlara karşı duyduğumuz şükran duyguları, onları ve yaptıkları şeyleri doğru bir biçimde değerlendirişimizi engelliyor olabilir. Şimei demiyor ki, saygısız olalım, hepsini kaldırıp çöpe atalım. Diyor ki, köklü bir biçimde şüphe duyalım, bakalım onlardan geriye ne kalacak?

Bugün herkes her şeyden şüphe duyma noktasına geldi. Ama henüz kimse köklü bir biçimde şüphe duyma cesareti gösteremiyor. Korkularımız, şüphelerimizden çok daha derin olmasa, her şey daha kolay olabilirdi belki. Mesela Cumhuriyet’in değerlerinden şüpheye düşecek olsak, aklımıza öncelikle en beter senaryolar geliyor, getiriliyor. İlk söylenen söz, şeriat mı istiyorsun oluyor ya da bölünürüz korkusu hortlatılıyor bıkmaksızın. Ya da sol geleneğin militarizmi ve modernleşmeyi nasıl algıladığıyla ilgili şüpheye düştüğümüz an, hemen bir art niyet sorgusuyla karşılaşabiliyoruz. Ama köklü bir biçimde şüpheye düşmediğimiz sürece, bahsedilen şeylerin gerçek değeri nasıl ortaya çıkabilir, başka bir şey söyleyebilmek nasıl mümkün olabilir?

Şimei’nin önerisini edebiyatımıza uyguladığımızı ve bütün bir edebiyat tarihimizi yeni baştan okuyup yazmaya kalkıştığımızı bir düşünün, daha böyle bir şeyin telaffuzu bile birilerinin tüylerini diken diken etmeye yetecek muhtemelen. Korkulan şey, ortaya çıkacak enkazın büyüklüğünden çok, o enkazın içinde zorlanmadan yaşamaya alışmış bir kesimin, ortada kalacak olması da olabilir. Edebiyatımızdaki sessizlik, işte bu yüzden tıpkı siyaset dünyamızdaki sessizliğe derinden bağlı. Çünkü uzun yıllardır, edebiyat memurlarını edebiyatçı diye öne süren, her şeyi açık ya da gizli kontrol eden bir sistemin içine hapsolmuştuk. Şimdi yavaş yavaş her şeyden şüphe edilir, sorgulanır bir döneme girmiş gibi gözüksek de, devletin ulusu eğitme misyonu yerine piyasanın insanları sömürme ve şekillendirme anlayışıyla kuşatılıyor oluşumuz, önceki süreci aratmayacak, hatta daha vahşi ve kontrolsüz oluşuyla, geriye daha beter bir enkaz bırakacakmış gibi gözüküyor. Her şeyi içine alıp yutan derin bir sessizliğin içinde, olup bitene seyirci kalıyor oluşumuz da cabası... Söylediğiniz her sözü,  yıldızları yutan kara delikler gibi anında yutan bir sessizlikten bahsediyorum çünkü. Sözün, belki de hiç olmadığı kadar değerini yitirdiği bu sessizlik yüzünden, dağlardan gelen ölüm haberleri eksik olmadığı gibi, edebiyat ve sanat da kendisinden daha fazla şey kaybedecek...

Jean Teulé’nin “İntihar Dükkânı” adlı bir romanı var. Sel Yayıncılık’tan çıktı daha yeni. İntihar etmek isteyenlere, intihar malzemeleri satan bir dükkândan ve dükkânı işleten aileden bahsediyor roman. Animasyonu da yapılmış bu romanda benim ilgimi çeken şey,  dükkânı işleten ailenin yaptıkları işi ciddiye alışları, hatta işlerini yaşambiçimine dönüştürüp, gerçekte bir tür kamu hizmeti veriyor olduklarına inanıyor oluşları. Dükkân sahipleri, yılda yüz elli bin intihar girişiminden sadece on iki bin girişimin başarıya ulaşmasına fena halde üzülüyorlar. Haksız da sayılmazlar, başarısız girişimler yüzünden pek çok kişi felç geçirip, zaten katlanamadıkları hayata daha beter ve çaresiz bir biçimde katlanmak zorunda kalıyorlar. Ama dükkânı işleten ailenin, bu istatistiklerden çok daha mühim bir sorunu var: Alan adlı çocukları, diğer çocukları gibi somurtkan bir çocuk değil. İntihar malzemesi almaya gelen müşterilerin yanında gülümseyerek, dükkânın o karanlık atmosferini bir anda dağıtabiliyor. Çocuğun gülümsemesi, ölümün o saygıyla karşılanan sessizliğini kolayca paramparça edebiliyor. Bir çocuğun gülümseyişinden daha çok hayata çağıran başka bir şey yoktur herhalde...
 
Bizim de, bir “intihar dükkânı”na dönüşen bu ülkeyi kahkahalarıyla sarsacak bir çocuk bakışına ihtiyacımız var. Her sözü anında yutan ve anlamsızlaştıran o derin sessizliğin yutamayacağı tek şey, belki de o sessizliği besleyen işlevsiz ve kötücül kurum ve anlayışların saygınlığını yıkacak bir gülüş olacak... Ölüme dahi dil çıkartıp gülen bir sanat...