Sessizlik bayramı
MERYEM KORAY MERYEM KORAY

Endonezya’da Hinduların yoğun olarak yaşadığı Bali Adası’nda kutlanan bir “sessizlik bayramı “ varmış. Şeytanın yeryüzüne indiği günü simgeliyormuş bu gün; kötülükleri ve uğursuzlukları kovmak için insanlar evlerine kapanıp 24 saati sessizlik içinde geçiriyorlarmış.

Açıkçası haber çok ilgimi çekti.

Çünkü, yalnız Bali Adası’nda değil tüm dünyada, özellikle de Türkiye’de bir “sessizlik bayramına” müthiş ihtiyacımız olduğunu düşünüyorum.

Günümüzde her yanı kaplayan yalan ve dolan, hırsızlık ve yolsuzluk, hile ve ikiyüzlülük, savaş ve şiddet, acımasızlık ve açgözlülüğü yadsıyamayacağımıza göre, küresel düzeyde böyle bir güne ihtiyacımız var.

Acaba diyorum, Müslüman liderleri değil ama cinliği artan bu dünyanın tokadını yiyen Müslüman halklar buna destek verir mi? Hac’da şeytan taşladıklarına göre, şeytan kovalama ritüellerinin küresel düzeyde uygulanmasına pekâlâ sıcak bakabilirler.

Örneğin, hep aynı yaraları anlatıp durmak istemesem de, savaşın, göçün, ölümün, yıkımım ne kadar “olağanlaştığını” görüp kahroldukça sözüm de oralara geliyor ve diyorum ki, bir sessizlik bayramı ilan edip, öncelikle şu iyilik kılıfına bürünmüş “şeytanlıkları” bir konuşsak.

Stockholm Barış Araştırmaları Enstitüsü’nün (SIPRI)- düşünün, adı “barış araştırmaları” ama barışı değil savaşı, silahı araştırmak durumunda!- rakamlarına göre, Ortadoğu ülkelerinde silah ithalatı 2011-2015 döneminde 2006-2010 dönemine göre yüzde 61 artmış! Türkiye’de en çok silah ithal eden ülkeler arasında altıncı sıradaymış!

Bir yerdeki artışın öte tarafta bir karşılığı da olacak tabii! Örneğin, ABD ve Rusya’nın silah ihracatı bu dönemde yaklaşık üçte bir oranında büyürken, Çin’in silah ihracatı ikiye katlanmış; global silah ihracatı da yüzde 14 büyümüş!

Yani, şeytan iki taraflı keyifte!

Silah alan ölüyor, öldürüyor, evini- yurdunu harabeye çevirip, insanları yollara döküyor. Satanlar ise, bir yanda paraları sayıp zenginlikleriyle kibirlenirken, öte yanda “barış konferansları” düzenlemek gibi “iyilikleri” de eksik etmiyorlar!

Yer-yurt arayan insanları kışkışlamayı, sınırlarına bekçi aramayı da “hakları” olarak gördükleri bilinmekte!

Bizim halimiz de ortada! Bir yanda cenazeler-şehitler ülkesi olduk; öte yanda ülkenin bir yanı harabeye döndü. Bir yandan Suriyeli göçmenlere kucak açtık, öte yandan bu kucak açmanın pek de halisane niyetlere dayanmadığı ortaya çıktı!

Ölen bu kadar candan, yıkılan onca kentten Kürtlerle barış ve uzlaşmanın da, Suriyeli mültecileri şöyle veya böyle araçsallaştırmadan onlara bir gelecek vaat etmenin de pek mümkün olmadığını biliyoruz!

Bir de milletvekili dokunulmazlıklarının kaldırılması için verilen fezlekeler var ki, şeytanın zevkten dört köşe olduğunu düşünmek zor olmaz!

Şeytanın derdi umut ve barış değil tabii! O, karmaşa, şiddet vs yaratacak; kibir, güç, iktidar, para peşindeki insan da ona yardıma koşacak! Maşallah, bu açılardan memlekette bir kıtlık yok!

Yalnız bu da değil! Aslında bu memlekette “sessizlik bayramına”, konuşma bolluğumuza karşın “düşünme” eksikliğimiz için de ihtiyaç var.

Memleketçe bir konuşma şehvetine kaplamış gibiyiz! Durmadan konuşunca da, düşünmeye bir türlü sıra gelmiyor!

En başta siyasiler çok konuşuyorlar. Milletin ne kadar dinlediğini bilmem ama medya ekmeğini buradan yediğinden, önce her konuşmaya atlıyor, sonra da birbirlerinin ne dedikleri üzerine konuşuyorlar. O dedi-bu dedi derken, işin özü değil, “ne dediler” üzerinden bir “literatür” ortaya çıkıyor!

Gerçi, öyle şeyler söyleniyor ki, susmak kolay değil:

Mesela, E. Ardıç, şiddete uğrayan kadınları konu edenlere karşı, “erkekler de ölüyor” diyor!!!!!!!

Mesela A. Kekeç, AYM’nin gerekçekli kararının “casusluğa anayasal güvence” anlamına geldiğini yazıyor!!!!!!!

Mesela Cumhurbaşkanı, Türk tipi başkanlıktan sonra, “geleneklerimiz ve kültürümüze uygun kadın hakları” aramakta!!!!!!!!

Emine Erdoğan, “haremi” kadınlar için okul olarak tarif etmekte!!!!!!!!

Misalleri arttırmak mümkün. Mümkün de, şeytanlarımızın okşanması ve sığlıklarımızın artmasından öte neye yaramakta!

Özetle, ölçüsü, endazesi kaçmış bunca konuşmayı bir gün olsun “kesebilsek” diyorum. Bir gün olsun “sessizlik bayramımız “olsa da, konuşma yerine biraz düşünmeye başlasak!

En başta da, hangi cenahtan olursa olsun bütün karar alıcılar kibirlerini, çok bilmişliklerini bir yana bırakıp, “ne yapıyoruz; nereye gidiyoruz; attığımız adımlar, uyguladığımız politikalarla bir yıkım mı, bir umut mu vaat ediyoruz” yollu düşünmeye başlasalar!

Belki öyle bir gün, yokmuş gibi davranıp unuttuğumuz, aslında her yanımızı kaplayan şeytanı ve şeytanlıkları hatırlamamıza ve görmemize de yarar. Belki diyorum!