Sevecen bir film
CÜNEYT CEBENOYAN CÜNEYT CEBENOYAN
‘Dünyada Bir Gün’ için vasatın üstünde ama Helmut dışında çok da akılda kalıcı bir tip içermeyen, son bölümünde trajiğe açılsa da, hafif bir film diyebilirim. Ancak piyasada izleyebileceğiniz birçok filmden çok daha iyi

Bu yıl sinemalarımızda Jim Jarmusch’un yılı oldu. Önce Paterson vizyona girdi. Ardından festivallerde yönetmenin Iggy and The Stooges grubu hakkında yaptığı belgeseli izledik. Şimdi de Jarmusch’un 26 yıl önce gerçekleştirdiği 'Dünyada Bir Gece' vizyona giriyor. 'Dünyada Bir Gece', elbette daha önce festivallerde gösterilmişti ama ticari dağıtıma girmemişti.

Jarmusch yol filmlerini sever, dolayısıyla şoförleri de. 'Paterson' bir belediye otobüsü şoförü hakkındaydı, 'Dünyada Bir Gece'nin baş kahramanları ise 5 farklı milletten 5 taksi şoförü ve onların aldıkları yolcular.

Los Angeles’ta geçen ilk bölümün kahramanları araba tamircisi olmak isteyen genç kadın şoför Corky (Winona Ryder) ile onun yolcusu olan bir kasting direktörü (Gena Rowlands). Şoför Nebahat tiplemesiyle akıllarımızda yer eden Sezer Sezin’i saygıyla anmanın tam zamanı çünkü Winona Ryder’ın canlandırdığı şoför Corky, bizim Nebahat’ın Amerikan versiyonu gibi. Tıpkı 'Paterson'da olduğu gibi, bu filmde de Jarmusch temelde sıradan insanlara ve onların hayatlarına bir saygı duruşunda bulunuyor. Corky ile, Hollywood’un parıltısına sırtını çevirebilen ve tamirci olmayı, film yıldızı olmaya yeğleyen bir genç kadın tipi çiziyor. Rowlands’in oyunculuğu çok iyi ama Ryder’ın kadın şoförü beni ikna etmedi. Corky karakteri çok sevimliydi ama bir karikatürden öte değildi. Karikatür olma hali filmin hemen hemen bütün karakterleri için geçerli aslında. Rowlands’in kasting ajanı bunun istisnalarından.

New York’ta geçen ikinci bölümün kahramanları ise Doğu Alman kökenli acemi şoför Helmut (Armin Müller-Stahl) ile Brooklynli bıçkın zenci Yoyo (Giancarlo Esposito). Bugün hipsterliğin başkenti olan Brooklyn, 26 yıl önce taksi şoförlerinin gitmek istemedikleri pis, yoksul ve tehlikeli bir mahalleymiş filmde görüldüğü kadarıyla. Doğu Almanya yıkılmadan önce bir sirk palyaçosu olan Helmut, muhtemelen mesleğini icra etme şansı kalmayınca New York’ta şoförlük yapmaya başlamış. Ama otomatik arabalarla yeni tanışan Helmut’un şoförlüğü korkunç. Yoyo kendisini Brooklyn’e götürmeyi kabul eden başka taksi bulamayınca Helmut’un taksisine biner. Helmut’un korkunç şoförlüğüne katlanamayınca da arabayı kendisi kullanmaya başlar. Yoyo yolda hoppa baldızına rastlar ve onu da zorla arabaya bindirir. Böylece üçlü kısa da olsa bir yolculuğa başlar. Kültür farklılıkları ve çatışması yol boyunca şiddetle yaşanır. Helmut’un sinema tarihinin belki de en sevimli karakteri olması filmin en akılda kalıcı yanı. Eski dünyası yıkılmış, yeni ve kendisine fantastik gelen yeni dünyasında ise hayatta kalma becerileri zayıf Helmut’u, insanın pamuklara sarıp kollayası geliyor. Jarmusch, sosyalizmin çöküşü ve kapitalist Batı hakkında bir şey söylüyor mu? Yönetmenin bu taraklarda bezi yok. Helmut’a acımakla birlikte film, New York’un renkliliğine ve karmaşasına selam çakıyor ve yeni dünyayı, Helmut’un hayatında pozitif bir unsur olarak konumlandırıyor. Helmut, Corky kadar bir karikatür öte yandan. Ama daha da sevimli bir karikatür. Unutulmayacak cinsten.

Paris’te geçen bölümde ırkçılıktan muzdarip Afrika kökenli Fransız bir şoförün, önce kendisinin asimile olmuşluğuyla dalga geçen gerçek Afrikalı müşterileriyle çatışmasını izliyoruz. Ardından arabasına binen kör kadın müşterisi (Beatrice Dalle) karşısında kendi önyargılarıyla yüzleşmesine tanık oluyoruz. Bu filmin sevimli bir karakteri yok. Herkes dikenli, herkes ajite.

Roma’da geçen bölüm ise müşteri-şoför ilişkisinden çok Roberto Benigni’nin tek kişilik şovu olarak geçiyor. Woody Allen’ın “Sex hakkında bilmek isteyip de sormaya cesaret edemediğiniz her şey” adlı filminden esintileri Benigni’nin şoföründe görmek mümkün. Benigni, arabasına binen rahibe günah çıkarmaya başlıyor. Balkabaklarından, koyunlara cinsel partnerlerini birbir sayarken arkada oturan rahibin ölmekte olduğunu fark etmiyor. Filmin iletişimsizliğe ve bencilliğe dair bir şeyler söylediğini düşünmek mümkün ama akılda Benigni’nin koyuna duyduğu aşkı anlatışından başka bir şey kalmıyor. Ki onu da daha önce Woody Allen yapmıştı. Karikatür nitelendirmesi Benigni’nin şoförü için de söylenebilir.

Helsinki’de geçen ve Aki Kaurismaki’nin klasik oyuncusu Matti Pellonpaa’nın şoförü canlandırıdığı film ise bir “kimin hikâyesi daha trajik?” yarışmasına benziyor. Müşterinin ve şoförün ayrı ayrı trajik hikâyelerinden çok filmin sonunda sarhoş müşterinin tek başına karla kaplı sokakta oturuşu dokunaklı. Çünkü diğerlerini dinliyoruz, sarhoş müşterinin yalnızlığına ise tanık oluyoruz.

Sonuçta sevecen bir film 'Dünyada Bir Gün'. Karikatür de olsalar bazı karakterlerin hayatlarının devamında ne yapacağını merak ediyorsunuz. Jarmusch fanları fanatiktir, filmi yere göğe sığdırmamışsanız, sizi tatminsiz ve saldırgan biri olmakla suçlayabilirler. Ama ne yapalım, Jarmusch’a bayılmıyorum. 'Dünyada Bir Gün' için vasatın üstünde ama Helmut dışında çok da akılda kalıcı bir tip içermeyen, son bölümünde trajiğe açılsa da, hafif bir film diyebilirim. Tabii ki, piyasada izleyebileceğiniz birçok filmden çok daha iyi, orası ayrı.

*****

Zombi Ekspresi: Kapitalizmin yaşayan ve ölü zombileri

Zombi Ekspresi' kapitalizm karşıtı bir macera filmi. İnsanları zombiye çeviren virüs doğrudan doğruya bir sınai tesisten kaynaklanıyor. Ama zombileşme gerçek anlamda olmasa da duygusal anlamda çoktan bir salgın halini almış Güney Kore’de. Çok kısa bir sürede kırsal bir ülkeden ileri sanayiye sahip bir ülkeye dönüşen Güney Kore, bunun bedelini insan ilişkilerindeki niteliksizleşmeyle ödemiş. Filmin kahramanlarından portföy yöneticisi babanın kızıyla ilişkisi bir örnek bu duruma. Kızına aynı yıl içinde aynı hediyeyi alabilecek kadar, özel hayatını ihmal eden biri, filmdeki baba. Baba-kız, adamın ayrıldığı eşini, yani küçük kızın annesini ziyarete gidiyorlar, Seul’dan Busan’a. Bu amaçla bindikleri tren, kısa sürede ülkede başgösteren zombi salgınından nasibini alıyor.

En bencil davranış trendeki en zengin adamdan gelirken, sıradan ve basit bir adam kahramana dönüşüyor. Ama tren yolcularının çoğunun bencilce davrandığı da başka bir gerçek. Kapitalizm herkese kendi çıkarının peşinden koşmasını, herkes böyle yaparsa toplumsal çıkarın da gerçekleşeceğini vazediyor. Ama bencil insanlardan oluşan bir güruh toplumsal çıkarı gerçekleştirmiyor, tam tersine maksimum zarara yol açıyor. İnsanlık kendi kendisini yok ediyor. Tabii bu toplumun kendisine uygun bir devleti de var.

'Zombi Ekspresi' ikinci izleyişimde daha çok takdir ettiğim bir film oldu. Benim gibi aksiyondan hoşlanmayanlar için de filmin sunduğu bir şeyler var. Türün meraklıları kaçırmasın.