“Sevsem öldürürler, sevmesem öldüm”
15.04.2018 11:19 BİRGÜN PAZAR
Bir hanım kızımız, esinlenmekle hiç uğraşamam, kendime durduk yere düşünmek gibi bir meşgale yaratamam deyip, Zülfü Livaneli’nin kitabını, resmen kopyalamış. Özgün kitabın yayımcısı Doğan Kitapçılık basmış davayı… Ancak ve ancak, bu kurnaz arkadaşımızın mükerrer muadili romanı, D&R’da satılıyormuş

Alper Turgut

Demek kâfi gelmemiş olsa gerek, anaakım medyanın omurgası olan Doğan Medya’nın, iktidar destekçisi Demirören Grubu’na geçmesinin ardından, D&R (Doğan Müzik Kitap Mağazacılık Pazarlama A.Ş.) ve İdefix de pes etmiş ve hop diye meşhur havuza katılmış. Vay babam vay! Daha 10 ay önce kurulan TveK (Turkuvaz TK Kitap ve Kırtasiye A.Ş.), resmen kitap âleminin reyizi oldu, hay maşallah! Bu bir milattır, bilmediği konular hakkında dahi cayır cayır yazan pek sayın halkımızın, aynı mahareti, okuma mevzusunda göstermediği zaten malumunuz idi, artık kitap okuma işini tamamen rafa kaldırabiliriz, oh be!

Hâkim zihniyetin, derinlemesine araştırmaya, incelemeye, irdelemeye, eleştirmeye mecali var mı sizce? Peki, ya edebi metinlere, zengin içeriklere, farklı fikirlere tahammülü var mı? Yanıt belli, besbelli… Yani çoksatar kitap adıyla söyleyecek olursak; “Allah de ötesini bırak” kafası, haliyle saracak her yanı… Hah! Yakında ‘bağzı’ yazarlar, önce hizaya, sonra da saflara çekilme girişimlerine hazır olsunlar. “Sen muhalif takılıyormuşsun, hayırdır?” “Araştırdık (trollerce sosyal medya geçmişi taranması), Gezi’de gaza gelmişsin, bol bol tivik atıyormuşsun?”, “Yerli ve milli içerikten neden sakınıyorsun?” ve benzeri sualler de yakalara yapışacaktır, hiç kuşkusuz. “Halkımızın anlayacağı mevzuları yaz, maneviyatı da ıskalama” derlerse de şaşırmam, gücün ve cüretin, yapamayacağı şey yoktur çünkü.

Ha! D&R’ın eski hali çok mu matah idi? Elbette, kocaman bir hayır! Kendi adıma, havalimanlarında şöyle bir gezerdim dükkânları, yeni ne çıkmış, neyi ıskalamışız, neyden mahrum kalmışız diye. Heyecanlandıracak ve alacak kitap bulamaz, yine ve yeniden dadanırdım sahaflara, eskimiş kâğıdın, güzelim kokusuyla ve huzur bulmuş, huysuzluğunu unutmuş kafamla… Lakin şu hal, daha vahim, daha elim oldu, kendine roman seçecek olan, dara ve zora düştü, şüphe götürmez.

Romandan söz açmışken, adını anmayacağım bir hanım kızımız, esinlenmekle hiç uğraşamam, kendime durduk yere düşünmek gibi bir meşgale yaratamam deyip, Zülfü Livaneli’nin kitabını, resmen kopyalamış. Lakin bu hummalı gayreti, açığa çıkmakta pek de gecikmemiş. Özgün kitabın yayımcısı Doğan Kitapçılık, bu kadarına da pes be gardaşım demiş ve tak basmış davayı… Ancak ve ancak, bu kurnaz arkadaşımızın mükerrer muadili romanı, D&R’da satılıyormuş. Kusura bakmayın ama, gülme efekti eklemek durumundayım; Hahahahahaha ve ha!

Memleketle olan sıkıntılı, çıkıntılı, takıntılı ilişkimiz, Neşet Ertaş’ın şarkı sözü gibi resmen; “Sevsem öldürürler, sevmesem öldüm!” Hem seviyoruz, hem de ölüyoruz uğruna. Yaşamak bir gerekçe de değil hani, bildiğin bahane bu kadim coğrafyada… Neyse, baharda hayat var, karamsarlığa yuvarlamayalım yazıyı, her ne kadar, gündemimiz bize her gün çüş, oha, yuh dedirtse de… Hem sadece bizde mi bu tuhaf haller, dünya aklıselim olmayı unuttu iyice ve üçüncü dünya savaşı çıkacak neredeyse…

Peruk gibi absürt saçları olan bir herif tivit atıyor, tüm dünya çalkalanıyor, sonra dolar alıp başını gidiyor, dünyanın yoksul halklarının cebindeki eriyor. Ancak iktidarın nimetlerine dadananlar, hiç de oralı değil, dolar artarsa artsın, bizim liramız var diyor ahali. Keşke bunlara uysaydım ya, misal yazıya kartuş gerekiyor, ateş pahası zaten meret, her gidişimde, otuz, kırk lira zam geliyor. Satıcının yanıt, dünden hazır; “Döviz yükselişe geçince, bunların fiyatı da zıplıyor ağabey…” Ne demek döviz, bizim cici liramız var, hem yerli ve milli ürün satmıyorsun, hem de yurtdışından getiriyorsun, bana çözüm üret, zam, pardon güncelleme yapma! Eee yurtiçinde bu ürün yok, dışardaki de lirayla satmıyor malını haliyle… Eyyyy aktroll halkı, harbiden nasıl olacak bu işler?

Ve kasvet, müjdeli bir haberle dağılıverdi, gam yükü hafifleyiverdi. Reyizin oğlu, at binmede ve okçulukta birinci olacağız dedi de, içimize su serpildi. Bariz ferahladık! Yerli araba, yalan oldu galiba, yerli ve milli atlara biner ve gideriz artık, tırıs tırıs… Ok ve yay konusuna da açıklık getirilse iyi olacak, malum OHAL’deyiz. Haki renkli palto giydiğim ve sırt çantasını omuzlarıma geçirdiğim her seferinde GBT (Genel Bilgi Toplama) manyağına dönüşüyorum, Taksim’den Kadıköy’e gelene dek, üç kez polis tarafından çevrildiğim oldu. Şimdi elimde yay ve oklarla ve elbette canım ciğerim atımın üzerinde, garip bir görüntü hâsıl olacak. Heyyyy nereye böyle derse aynasızlar, ava gidiyorum diye cevap verirsem, hani başımızı belaya sokmayalım, durduk yere… Değil mi ama? Şakası bir yana, OHAL, yedinci kez uzatılıyormuş, özetle normal hale geçmemiz pek mümkün görünmüyor. Meşhur Gemide filmindeki replikle soralım bakalım; “Nabcaz be Kamil?”

Benzin altı lirayı aştı, çeyrek altın 300 liraya dayandı ve sorun yokmuş gibi davrananlar var hala ve inadına… Silkelenip kendinize gelmeniz için, daha nasıl emareler istersiniz ey yoksul halkım? Tekrar ve tekrar aynı hataya düşmek, fakirin kaderi midir? Erke yapışanlar, keseyi doldurdu, eyvallah! Peki, sen ne kazandın? Hiç! Malum partiye oy vererek, geldin bugüne… Elin gitmesin artık, mümkünse…

Evet, unuttum sandınız, lakin unutmadım. Diyanet İşleri Başkanı Ali Erbaş, imam hatip öğrencilerinin, deizme kaydığı şeklindeki görüşle ilgili; “Bizim milletimizin hiçbir ferdi, böyle sapık, batıl bir anlayışa asla prim vermez. Milletimize, gençlerimize kimse iftira atmasın” deyiverdi. Her yerden taarruza geçen ‘dinci’ tayfası, resmen dinimizi büktü, bu karmaşa, gençlerimizin zihnini çürüttü diyemezdi elbette, kolayca sapıklık dedi, çıktı işin içinden. Şimdi biri, inançlı mısın diye sorduğunda, ateist ve deist arkadaşlar, direkt ben sapığım canım mı diyecekler yani? Memleketin muhalifleri ve farklı düşünenleri, her şey oldu. Çapulcuya filan gülüp geçtik insanlar, sapığa da aynı tepkiyi verirler mi, işte bunu bilemedim. Çocuklara dadanan ve onların tatlı canlarını yakan yaratıklara deniyordu o, ağır bir kelime, harbiden çok ağır. Gerçek sapıklara sapık demeyip, inanmıyorum diyene sapık demek, çok kolay ve kesinlikle baş ağrıtmıyor çoğunluk himayesinde, haliyle… Oh ne ala!