Şiddet değersizlik duygusundan beslenir
YANKI YAZGAN YANKI YAZGAN
“Ben” başkasından (başta anne-babadan) “kopmadan ayrılabilen bir ben” olduğunda değerini hisseder; bağımsız ya da özerk, ama kendine yeterli, zorunlu beraberliğin kapanından çıkabilmiş bir erkek çocuk değerini başkasının ona verdiği değerin ötesinde ölçebilirse, “ne yapsa yetmeyen” ve öfkesi giderek büyüyüp bu yetmemeden kadını sorumlu tutan bir erkek olma dışındaki yolları keşfedebilir.

Kadınlar gününde bile erkekler gündemi ele geçiriyor demezseniz, şiddete yatkın erkeklik gelişimine ilişkin bilgi ve hipotezlerden aktarmalar yapan bir yazı hazırladım. Özgecan cinayeti sonrasında yayımlanan çok sayıda değerlendirme arasında özellikle Nükhet Sirman (T24) ve Orhan Öztürk (Cumhuriyet Bilim Teknik) tarafından yazılanlar konuya ilişkin sosyal, kültürel, psikolojik ve ekonomik etkenleri bir araya getiriyordu. Bu yazıda aktaracağım Orhan Öztürk’ün yazısında erkek çocuklarının yetiştirilme tarzının şiddetle ilişkisi şöyle irdeleniyor:

“… ben-merkezci, büyüklenmeci; kız çocuklarını da daha çok boyun eğmeye, hizmet etmeye yatkın yetiştiriyorlar. Bu tür yetiştirmede, yalnızca kendi benliğine değer veren ben-merkezci erkek çocuğun kadına karşı eşduyum (empati, ötekinin yerine kendini koyarak anlama) yetisinden yoksun büyümesi kaçınılmaz oluyor. Kadına eşduyum yetisinden yoksun yetişen erkek, kadının duygularını, gereksinimlerini, acılarını anlamakta yetersiz kalmakta; ana babasının özenli, ayrıcalıklı bakımının sonucu olarak da özgüvenden yoksun, kırılgan bir erkeklik kimliği kazanmaktadır. Erkek egemen toplumda erkeğin erkeklik duygusu büyük oranda kadına bağımlıdır. Bir başka deyişle, onun erkeklik duygusu kadının boyun eğmesi, uysal davranması ile beslenmektedir. Kırılgan, özgüvenden yoksun erkek kendisine temelsiz bir erkeklik gücünü ancak kadın üzerindeki egemenliği ile bulabilmektedir. Bu güç, erkeğin herhangi bir etkinliğinden dolayı kazanılmamakta, geleneksel olarak kendisine verilmektedir. Bu nedenle de bu gücün temelsiz, sahte bir güç olması doğaldır…”

Çok sayıda soru doğuran bu makalenin aklıma getirdiklerinden birisi şöyle: Erkeğin kendi değerini bulma mücadelesini kadınlara söz geçirebilme ile eşleştiren, erkek çocuklarını kız çocuklarından daha “değerli” gören toplumsal kültürün kuşaktan kuşağa aktarım döngüsünün durdurulmasında annelerin rolü olabilir mi?

“…Kadının okuması, kendini geliştirmesi, özgürleşmesi, ayrımcılığa karşı direnmesi, erkeğe boyun eğmemesi gibi durumlarda özgüvenden yoksun kırılgan erkeklik kimliği öne çıkmakta ve bu yüzden erkek kendini tehdit altında görmektedir…”

Kırılgan kimlikli erkeklerin çocukluklarında neler görebiliriz? Çocukluğun yaygın duygusu korkuyu annesinin koruyuculuğunda geçirdikten sonra korkunun nesneleri değişse bile çocuklar korunma ihtiyacını nedensiz biçimde duymaya devam edebilirler. Gece uyumak için annesinin yanına sokulmadan edemeyen çocuk ergenliğe geçip bağımsızlık dürtüsünü derinden hissetse bile bir yandan korkudan korunmak için annesine duyduğu ihtiyaçtan da utanır; bu bağımlılığını kimselere söyletmez. Bağımlılığının annesinin bir ürünü olduğu bağlantısını tersten de olsa kolayca kurar. Korkusunu aşamamışlığın kızgınlığını annesinden çıkartmak adeta günah sayılırsa, başka kadınlara hele onlarsız yapamama ya da daha yetersizmiş duygusu veren kadınlara duyulan öfkenin tırmanışını önlemek zor olur.

Bu açıklamanın bütün erkekler ya da bütün şiddet gösteren erkekler için geçerli olduğu söylenemez. Ancak öfke ve şiddet ile bağımlılık ve değersizlik duygusu arasındaki ilişkiye bakarak, değerli hissetmenin nasıl gelişeceğine kafa yorabiliriz.  

Bir çocuğu değerli hissettirmek nasıl mümkün olabilir? Değerli hissetme ihtiyacını karşılamanın kestirme yolunu pohpohlama ya da sırt sıvazlama olarak görmek Öztürk’ün yazısında belirttiği gibi erkekliğin kutlandığı sünnet şenliklerine sınırlı kalmaz. Modern eğitim kavramları içerisindeki pozitif geri bildirim uygulamalarının bir kısmını, yapılan işin eleştirel bir değerlendirmesini yapmaksızın ve ayrımsız “good job” (ne güzel yapmışsın) gibi sözler oluşturuyor.  Çocukların her yaptıkları için alkış beklemesinden yakınan zamane anne-babaları bir yandan da geçmişlerinden iyi söz alacaklısı oldukları çatık kaşlı, memnun olmak bilmeyen aile büyükleri ya da öğretmenlerden alamadıklarını misliyle çocuklarına “akıtır.” Whiplash filmindeki hoyrat öğretmenin aşağılayıcı yorumlarına mazeret ettiği bu her şeyi “çok müthiş” bulma eğiliminin de çocukları değerli hissettirmeye yetmediğini görürüz.

Kendine yeterlilik duygusunun gelişmesini mümkün kılacak fırsatların değerlilik hissini doğurması beklenir. “İyiyim” demekte (ve çok tekrarla kendisini iyi hissetmekte) bir sakınca olmamakla beraber, yapabildiklerim, ortaya koyabildikleri (“topladığım sofra, döktüğüm çöp, tamamladığım alışveriş, çizdiğim resim, okuduğum kitap…”) çocuğun hissettiği değerini arttırır. Bu yorumları okuyan çocuk ya da ergen “Peki, ben ben olduğum için değerli değil miyim? Yapabildiklerimle değerlendirilmek beni sadece ben olduğum için sevmeyi engellemez mi?” diyerek itiraz edebilir. “Ben” başkasından (başta anne-babadan) “kopmadan ayrılabilen bir ben” olduğunda değerini hisseder; bağımsız ya da özerk, ama kendine yeterli, zorunlu beraberliğin kapanından çıkabilmiş bir erkek çocuk değerini başkasının ona verdiği değerin ötesinde ölçebilirse, “ne yapsa yetmeyen” ve öfkesi giderek büyüyüp bu yetmemeden kadını sorumlu tutan bir erkek olma dışındaki yolları keşfedebilir.

Hekimler
14 Mart Tıp Bayramı yaklaşırken tadımızı kaçıranlar: Çalışma koşullarının yıpratıcılığı (bitmek bilmeyen nöbetler, 100’lerce hastanın muayene ve tedavi yükü, hekime ve diğer sağlık çalışanlarına şiddet), emeğin niteliği ve sorumluluk düzeyi ile bağdaşmayan maaşlar, emekli hekimlerin yoksulluk sınırındaki ücretleri, tıp eğitiminin niteliksizleşmesine yol açan yönetim uygulamaları, toplumun sağlığını gözetmeyen göstermelik hizmetlere öncelik veren düzenlemeler… Tıp mesleğini seçmek isteyen binlerce gencin yetenek ve kapasitesini en iyi şekilde değerlendirebilecek bir sağlık sistemi ve mesleki düzen kurma özlemindeki hekimlerin “tükenmesi” kimsenin yararına değil. (“Tükenen” bir tek hekimler mi? Değil elbette.)

Yazarın Diğer Yazıları
Yorumlarınız