Şiddet tuzağı
15.07.2018 11:08 BİRGÜN PAZAR
Aslında hepimiz bir değerler krizinden geçmekteyiz. Değerlerimiz değişirken, çağa  sosyal medya aracılığıyla uyum sağlarken aslında çok da değişmeyen “bizler ” olarak tepkiler veririz

Deniz Bağrıaçık - Sosyolog

Türkiye, yaklaşık son bir aydır, son derece acımasız cinayet, istismar ve işkence olayları ile sarsılıyor. Hayvanlara yapılan işkence haberlerini, çocuk kaçırmaları ve onların cansız bedenlerinin bulunmaları takip edince, toplumun farklı kesimlerinde, birbirinden farklı cezai beklentilerle sesler yükselmeye başladı.

İsterseniz son dönemlerde yaşanan acı olayların dikkat çeken unsurlarını maddeler halinde yazıp, yanlarına da kısa analizlerle, sonuç bölümüne doğru ilerleyip, sonucu da bir kavram çerçevesinde birlikte değerlendirelim.

Halkın arasında, öfke patlamasına neden olan, işkencelere maruz kalan insanların ve hayvanların genellikle “yavrular” olması. Toplumda fiziksel ve hiyerarşik olarak en güçsüz statüde yer alanlar suç eylemlerinin ortak paydası. Bu ise bir öfke patlamasına neden oluyor: “Eh, bu kadarı da olur mu?, küçük bir çocuktan, ya da yavru bir köpekten ne istediniz?” şeklinde. Kurbanları herkesin savunmasının nedeni onların tamamıyla masum, suçsuz ve çaresiz olmaları. / Özgecan Aslan cinayeti, kadına karşı şiddet eylemlerinde ortak bir paydada hayır denmesine neden olan simgesel bir şiddet olayıydı. Toplumun izin verdiği bir saatte, hoşgördüğü bir mekan olan alışveriş merkezinden dönerken, tecavüze direnişi toplumun “namus” meselesiydi. Halkın çok büyük bir kesiminde eşitlik anlayışı ne kadınlara, ne azınlıklara, ne farklı dinlere, seslere, görüşlere karşı tam olarak gelişmediği için, en savunmasız olana yapılan “eh o kadar da değil” dedirtiyor. Oysa, gece eve yalnız dönen bir genç kadın, trans bireyler, boşanan bir eş de aynı şekilde korunmayı, eşcinseller de aynı şekilde savunulmayı hak ediyor. Örneklersek, 19 Ocak 2016’ta çıkan bir habere göre, Özgecan Arslan’ın fotoğrafının altına “Sana bunu yapan canilere idam az gelir. Yavaş yavaş ölmeliler, derileri yüzülmeli. Ölmek için yalvarmalılar” şeklinde yazan kişinin, sevgilisi kendisinden ayrılmak istediği için bıçaklayarak öldürmesi, kadına şiddet algısının zayıflığına yönelik iyi bir örnektir.

İşkenceci katillerin eylemlerinde bir gösteri ve acımasızlık var. Uzunca bir süre haber alınamaması, çocukların aç bırakılması, hayvanlara işkencenin akıl almaz boyutu gibi. Henüz önceden planlandıklarına yönelik kesin olmayan bulgular var. Eylül çocuğun cinayetinde olduğu gibi, bunun bir öç alma eylemi olabileceği de ihtimaller arasında. Gösteri toplumu yalnızca mutlu, güzel, iyi olanı meşhur etmiyor. Katiller, acımazsızlar, işkenceciler de artık meşhurlar çünkü şöhret, iyi ya da kötü olarak algılayan biz bireylerin ahlaki değerlerine kalmış durumda. Suçu işleyenler bundan bir haz alıyor, dikkat çekebilme eylemi başarıya ulaşıyor. Sahneden, izleyiciye ne tür bir performansın sergilendiği pek de önemli değil. Önemli olan sahnede olabilmek.

Medyada çıkan haberler ise, bize bir dizi film izletme çabasında. Olaylarla ilgili aslında pek bir şey bilinmediği halde, okunma oranlarını canlı tutmak için, en az konu kadar şiddet dolu başlıklar, panik yaratan ögeler kullanılıyor. Kaçırılmayan çocuklar için bile “kayıp çocuk nerede?” diye başlık atılıyor. Tıkladıkça artan tiraj, takip oranı, haberin öznesine zarar verirken, suçun dolaylı yollardan yeniden üretilmesine sebebiyet veriyor. Algımızda aynı zamanda sıradanlaşıyor. Hepimiz bir tık değerindeyiz.

Cezanın tartışılması ve suçlunun ıslahı ile değil de, ölümü ile adaleti tecelli ettirme duygusunun oluşu ve onun idamından alınacak hazzın sürekli olarak gündemde tutulması. Güvenlik ve adalet, toplumlardan beklenen en temel unsurlardır. Türkiye maalesef, 7 Haziran 2015 seçimlerinin ardından olağanüstü travmalar geçirmiştir. Büyük şehirlerdeki terör saldırılarını takip eden, 15 Temmuz gecesinde yaşananlar , ordunun içerisindeki FETÖ yapılanmasının darbe girişimi, bir gecede bir çok insanın kaybı, devamındaki tutuklanma süreçleri, Türkiye’deki bireylerin ortak belleğinde onarılması güç yaralara neden olmuştur. Haklı bir korku hakimdir, çünkü büyük bir şiddete maruz kalmış vaziyetteyiz. Üstelik, Sanayi Devrimi’ni tam yaşayamamış bir toplumda, tampon görevi gören demokratik sivil toplum kuruluşlarının yoksunluğu orduyu ön plana çıkarırken, ordunun da ortadan çekilmesi ile bir nevi Habermas’ın deyimi ile meşruiyet krizini ön plana çıkarır. Bireyler artık ne kurumlara, ne kuruluşlara güvenir. Tek bir kişiye inanmak ister. Bu da toplum yapımıza uyan ataerkil bir baba figürüdür. Süper güç ararlar, istediğinde idam ettirecek, bizleri ara sıra azarlayacak ama günün sonunda bizi seven otoriter bir babaya sığınma ihtiyacıdır. Şiddeti şiddetle sona erdirme aslında adalete güvensizliğin, suçun ortadan kalkacağına dair bir inancın işaretidir. Siyasi olarak ne söylendiğinin bir önemi yoktur, gerçek, doğrudan ziyade artık bir can kaygısıdır.

Sosyal medyada hem hızlı bir örgütlenmenin ve hem de hızlı toplumsal linçlerin oluşu… Kişilerin algısındaki gerçeklik kavramı zedelenmiştir. Bu hepimiz için geçerlidir. Aslında hepimiz bir değerler krizinden geçmekteyiz. Değerlerimiz değişirken, çağa sosyal medya aracılığıyla uyum sağlarken aslında çok da değişmeyen “bizler ” olarak tepkiler veririz. Sevgililerin “bile durmadan kavga ettiği bir ülkedir Türkiye.

Tüm olanları bir “ Şiddet Tuzağı” olarak değerlendirmek istiyorum. Bugünlerde döngüsel bir şiddet tuzağının içerisindeyiz. Tüm ekranlar, söylemler, eşitliği yürekten benimseyememek, değişen değer yargıları, sevgisizlik, ağır hiyerarşiler, ekonomik buhranlar, ataerkilliğin yeniden üretilmesi, Türkiye’nin ve dünyanın içinden geçtiği özel dönem, mülteci krizleri bizleri bir dizi şiddet ve linç kültürüne itiyor. Oradan uzak olduğumuzu düşünsek bile, kendimize bile şiddet uyguluyoruz farkında olmadan. Sokak hayvanları, çocuklar ve kadınlar toplumun hem fiziki hem de hak açısından en dezavantajlıları oldukları için en kolay kurban edilenleri oluyor. Sıklıkla hatırlamamız gereken eşitliğe tüm kalbimizle inanmak ve de asıl kabullenmemiz gereken bizi her anlamda ve alanda zorlu bir mücadelenin beklediğidir.