Şiirin şahitliği
29.06.2017 09:11 BİRGÜN KİTAP

BURAK ABATAY - @abatayburak

“Serin bahar akşamı ürperip/ Çalıda bir kirpi gibi/ Sessiz ürkek ve kuşkucu/ Bakınmadın mı tüm kum tanelerine?”

Mustafa Atapay’ın Tuz adlı şiir kitabı bu dizelerle başlıyor. Tüm şiirlerinden hissedilecek serin bir bahar akşamı ürpertisi, kendisini kitabın henüz hemen başında kendi cümlesiyle tanımlıyor.
siirin-sahitligi-311704-1.
Mustafa Apatay’ı LeManyak dergisinden muhakkak bilenler olacaktır. Nice dost evinde bir araya geldiğimiz enerjisine ve hayata karşı alaycı tavırlarına hayran kaldığım bir şair. Atapay, 2006’da yayımladığı Eski Kalp, 2010’da yayımladığı Kayıp Zaman Defteri, 2013’te yayımladığı Ruh Tabancası adlı kitaplarının ardından dördüncü şiir kitabı Tuz’u Vapur Yayınları etiketiyle okurlarına ulaştırdı.

Şiirlerin, Sarı Sabır Çözelti, Hâl-i Füsun ve Mat Satıhlar başlıklarıyla üç ayrı bölümde toplandığı kitapta Atapay’ın mizahi gücü, gerçekleştirdiği kıvrak söz oyunları, gündelik karanlık meselelerin bile üstüne bir perde çekebiliyor. Şair, bize uzak bir görüntüyü bir tiyatro sahnesi canlandırır gibi aktarıyor dizelerinde. Yaşananların hem şahidi hem de öznesi olan şiirler, yüksek sesle ancak bağırmadan hitaplarda bulunuyor. Toz şiirinin son dizesi, “Evdir, ruhumda yangın çıksa yeridir” ve Sarı Ot şiirinde “Annemin memelerinden düştükten sonra/ Bir müddet avlunun bahçesinde dolandım” dizeleri Atapay’ın kendisine dönüş seslendirdiği monologların çok güzel iki örneği.

İnce bir çığlık, sessiz bir isyanın ışığında şair, çözünen bir doğayı, aileyi, bireyi ve aşkı nezaketle işliyor.

***

siirin-sahitligi-311703-1.


İkinci Yeni şiiri, birey üzerinden toplumu, yaşamı ve sokağı anlamak için kendi kılavuzunu oluşturmuştur ve bu kılavuz üzerinden ile okur, yaratılan evrende figüranların psikolojisini ve kendini nerede konumlamak isteyeceğini hisseder. Edip Cansever’in Tragedyalar’ı da yaratılan evrenler ve çok seslilik kapsamında bize tanıdık rolleri izletir.

Bunun bir başka örneği ise Hasan Güçlü Kaya’nın yayımladığı kitabı Ölümsüz. Kaya’nın ilk kitabı olması özelliği de taşıyan Ölümsüz, Korolar bölümüyle okuru karşılıyor. Erkekler, Veteranlar, Yağmur Bekleyen Kadınlar, İşçiler, Mandolin Çalan Kızlar, Gölgelere Uzanan Şövalyeler, Devlet Adamları ve Müttefikler ile oluşturulan parodilerde Kaya, Cansever’in tragedyalarındaki gibi bireyin ve toplumun yansımasını çok yönlü bir biçimde aktarıyor: “Altı üstü uzun, uzun bir yaz ikindisiydi galiba/Ama ben sakınmadım, yaşadım”

‘Korolar’ın ardından gelen uzun şiir Ölümsüz ise kitabın üç şiirinden ikincisi. Cevabı bilinemez çokça soru soruluyor Ölümsüz’de. Goethe’den, Nietzsche’ye birçok alıntının metni derinleştirildiği görülen şiirde, “Karşı kıyıya yüzüp bir bulutun kucağında/ Issız bir çöle boşalmadım/ Düpedüz oturdum kış denizine” gibi dizelerle Kaya, sorduğu tüm soruların bilinemezliğini ortaya koyuyor. Bilinemezliğin ortaya çıkardığı biçare bir görüntü yerine, küskün bir umuda göz kırpıyor şair. Karşıtlıklar ise şiirin dinamiğini sadece matematiksel olarak değil, estetik olarak da görünür kılıyor. Gerek Korolar’da gerekse de Ölümsüz’de İyi-kötü, çirkin-güzel ya da şiddet-kanun ekseninde bir dünya buluyoruz: “Varlığımı unut/ Bana güzelliği bağışla/ Çağrın yakışmasın yüzüne/ Bana sakın adımı söyleme”

Nalan Ulunç’a verdiği röportajında Kaya, şiirlerinin hikâyesini anlatırken şu sözleri sarf ediyor: “Yalnızlık beni daha çok tarihe itti, yaklaşık altı yıl boyunca hiç acele etmeden tüm dizeleri ve kıtaları o gün nasıl geliyorsa öyle yazıp şiirin gövdesine ekledim. Doğrusu biteceğini düşünmüyordum hiç. Bir gün şiir kendi kendini bitirdi. Üçüncü şiir İsimsiz gazetede okuduğum bir kadın cinayeti haberine dayalı olarak hızlı bir şekilde (benim hızdan anladığım en az altı ay sanırım) yazıldı.”

Belki de tüm bunları bilerek okunduğunda usulca bir direnç geliştiren bireyleri görmek mümkün. Son şiir İsimsiz’in de en güzel yanı da sanırım, bahsini ettiğim ilk meselenin, bireyin toplumla kurduğu ilişkiye şahitliği. “Ölümle yüzleşenler gittiler ve dönmediler/ Bön ve savruk olacağım şimdi.”