Şiirin uzun yolculuğunda: Refik Durbaş
04.12.2018 12:57 SÖYLEŞİ

KADİR İNCESU *

Refik Durbaş...

Şairlik kimliği, üç farklı kentin kültürel birikimleriyle donanan şair. Erzurum doğduğu coğrafya; İzmir gençliğinin özsuyunu kazandığı kent; İstanbul şairlik yaşamını belirleyen kültür başkentidir onun için.

Refik Durbaş, yalın, anlamı gizlemeyen, imgeyi ölçülü kullanan bir şair olarak çoğu şairin el vermediği alanlardan sesler getirdi.

Yaşamından damıttığı görüntüleri estetik bir düzlemde yoğurarak şiire taşıdı. “Çırak Aranıyor” şiiri bir başına onu anlatmaya yeter:

Elim sanata düşer usta
Dilim küfre, yüreğim acıya
Ölüm hep bana
Bana mı düşer usta?
Sevda ne yana düşer usta
Hicran ne yana
Yalnızlık hep bana
Bana mı düşer usta?
Gurbet ne yana düşer usta
Sıla ne yana
Hasret hep bana
Bana mı düşer usta?

Bu dizeler Zülfü Livaneli’nin bestesiyle nice gencin küçük yaşamlarının ışıldağı oldu. Şairin, yaşamın ağır yükü altında ezilen çocukların geleceğine sorduğu soruyla tanıştık bu dizelerle. Toplumun her kesimden insanının farklı yaşamlarını şiirine taşıyan Durbaş’la arkadaşımız Kadir İncesu’nun söyleşisi, bir şairin yapıtıyla özdeşleşen yaşamı getiriyor önümüze.”TÜYAP İzmir Kitap Fuarı’nın onur konuğu olarak bir yapıtla çok yönlü değerlendirilmesinin ardından Kıyı okurlarıyla buluşturuyoruz onu.

60’lardan 2010’lara uzanan yarım yüzyıllık şiir yolcuğunun kilometre taşlarında onun çağına ve toplumsal gerçeğimize tanıklığı söz konusudur.

Refik Durbaş ile Kadir İncesu Kıyı dergisi* için uzun bir söyleşi gerçekleştirdi.

siirin-uzun-yolculugunda-refik-durbas-538167-1.
Refik Durbaş, eşi Bilge Durbaş ile

- Refik Durbaş’ın çocukluğundan paylaşmak istediği neler var, yaşamını etkileyen?

- Çocukluğumun ilk on yılı Erzurum’da geçti. 21 yaşına kadar İzmir’de yaşadım, bunun iki yılı Salihli’de… 1965’te, 21 yaşında İstanbul’a geldim, üniversiteye… 1965’ten beri de İstanbul’dayım, arada sırada İzmir’e giderim bağlarımı koparmamak için. Çünkü annemin mezarı ve anne tarafından akrabalarım İzmir’de. Baba tarafı Erzurum’da ama ne onlar beni tanıyor ne ben onları… Zamanla ilişkiler kopmuş ve herkes bir tarafa dağılmış…

Çocukluğumdan harman yerini, karpuz bostanlarını, Aras nehrinin güzelliğini, karda kızak kaymayı, kuşburnunun kokusunu hatırlıyorum. Nüfusa bağlı olduğumuz köy, Horasan’a bağlı, o zamanki adı “Sanamer”di, sonraları “Kuşburnu” oldu, çünkü bir kuşburnu cennetiydi. Şimdi “Hacıahmetbaba” diyorlar, Horasan’a 20 kilometre… İlkokul bir ve ikinci sınıfı Erzurum Yenikapı’da okudum. Fakat pek fazla bir anım ya da anılarım yok. Dar sokaklar, kerpiç evler vardı, kar yağdı mı sokaklarda kar tünelleri oluşurdu. İkinci Dünya Savaşı sonrası yıllar. Çayı kuru üzümle içiyoruz. Sabah kahvaltısında yarım bardak çaya yarım bardak süt ekliyoruz. Beyaz renkli on paralar, kenarı tırtıllı kırk paralar, ortası delik yüz paralar var. Üçüncü sınıfı Yağan köyünde okudum, babam Ağrı, o zamanlar Karaköse taraflarından Yağan köyüne içme suyu getirmişti. On bir ay kaldık orada. Küçük kız kardeşim Mahmure İleri Yağan’da dünyaya geldi. İki aşiretli bir Kürt köyü idi o zamanlar. İki sınıflı bir okulu vardı, bir de öğretmeni. Bütün ders yılında Atatürk’ün Gençliğe Hitabesi ile çarpım cetvelini ezberlediğimi hatırlıyorum. Yağanlılar çok iyi insanlardı. Annem 11 ay neredeyse hiç yemek yapmadı, her akşam biri eve yemek getirirdi. 1956’da Salihli’ye gittiğimizde, Manisa’da askerlik yapan bir Yağanlı, hatırlıyorum, ziyaretimize gelmişti. Öylesine de vefalı insanlardı. 3-4 yıl önce Erzurum’a, köyüme yolum düştü. Çobandede Köprüsü’nde mola verdik. Biraz uzakta, yeşillikler içinde Yağan görünüyordu. Çobandede Köprüsü ulaşıma kapalıydı, ileride demir bir köprü yapmışlardı. Fakat Yağan’a gitmeye zaman yoktu. Yeni Yağan’ı gerçekten çok görmek isterdim. Olmadı.

siirin-uzun-yolculugunda-refik-durbas-538169-1.
Refik Durbaş, Ülkü Tamer, İsa Çelik imza günü - 5 Nisan 2015

-“… Düşlerini Attilâ İlhan’ın şiirleri ve ucuz şarapların kokusuyla yıkayan, çiçeği burnunda şair”ken nasıl bir gelecek düşlemiştiniz?

-Geleceğe yönelik, büyük, çok büyük düşlerim olmadı. Çalışmaktan düş kurmaya fırsat kalmıyordu ki… Ortaokul üçüncü sınıftan liseyi bitirene kadar ki üç yıllık liseyi de altı yılda bitirdim, okul dışında hep çalıştım, üniversiteye gelene kadar. Babam yaz aylarında Ege köylerinde içme suyu işleri yapıyordu. Her yaz onun yanında çalışıyordum. Bergama’da, Foça’da, Soma’da, Salihli Demirköprü Barajı yapıldıktan sonra sular altında kalıp da yeniden kurulan Köprübaşı ve Borlu gibi köylerde, Menemen’de ve başka Ege köylerinde… Bunun dışında matbaada mücellithanede çalıştım, tütün ve incir mağazalarında kâtiplik yaptım. Sabahları otobüslerde gazete sattım, evlere gazete dağıttım. Benzin istasyonlarında araba yıkadım.

Bütün bunlardan sonra geleceğe dair hangi düşleri kurabilirdiniz?

20 yaşında şiir yazmaya başlayınca ufkum genişledi. Şimdi düşünüyorum da aklıma geliyor. Bir arkadaş çevremiz vardı. Birlikte İstanbul’a gelecektik, Galata köprüsü altında yatacak, sonra bir gemiyle Marsilya’ya, oradan da Paris’e kaçacaktık. Oysa o yıllarda İstanbul dahi Kafdağı kadar uzaktı bizlere…

siirin-uzun-yolculugunda-refik-durbas-538168-1.
Ocak-Şubat 2013 tarihli Kıyı dergisi

-Kimlerden etkilendiniz?

-Şiire başladığım yıllarda Attilâ İlhan ve Cahit Sıtkı Tarancı’dan etkilendiğimi sanıyorum. O yıllarda yazdığım şiirlerime şimdi baktığım zaman Attilâ İlhan’ın etkisi çok bariz olarak görülüyor. Zaten ilk okuduğum kitap da onun Yağmur Kaçağı adlı kitabıydı. Hâlâ kitaplığımda durur. Kasap kâğıdına basılmıştı, Seçilmiş Hikâyeler dergisi tarafından... Düşünüyorum da o genç yaşımda Cahit Sıtkı’nın “ölüm” teması neden aklıma gelmiş, bir açıklama bulamıyorum. Herhalde ilk okuduğum şiirler olduğu için...

-Anneniz okumanızı teşvik ederken babanız da kitaplarınızı sobada yakmak istemiş. İlk kitabınız çıktığında tepkileri ne olmuştu?

-Annem, ilk kitabımın çıkışını göremedi. 1966’da vefat etti. Babamın o işlere merakı yoktu, farkında bile değildi. Ama babamın kaygılarını anlıyordum. Şiirden çok, bir an önce hayata atılıp ekmeğimi kazanmam düşüncesindeydi. Zaten 10 yaşımdan beri yazları onun yanında çalışıyordum, su tesisatçısı olarak. Bu çalışmalar, lise yıllarında da devam etti. 1965’te üniversiteyi kazandığım zaman Foça’nın bir köyünde su tesisatçılığı yapıyordum. Mektup gelince, eve bile uğramadan doğruca İstanbul’a geldim, kaydımı yaptırmaya... Kış günleri okula giderdim. Sabahları da troleybüslerde gazete satardım. Yeni Asır, Ege Ekspres, Demokrat İzmir, Sabah Postası... Öğleden sonra da İstanbul gazetelerini dağıtırdım evlere... Tütün ve incir mağazalarında işçilik yaptım. Yazın bir matbaada çalıştım, üç ay. Matbaada çalışmamın emeklilik döneminde büyük faydasını gördüm. Adam beni sigortalı yapmış.

-Çocukluk döneminizdeki çalışma hayatınız, yazın yaşamınıza ne gibi katkılar sağladı?

-İkinci Baskı’da anlattığım çocuğun hikâyesi biraz da benim hikâyemdir. Pek çok şiirimin kaynağı çocukluğumda yaşadığım olaylardır diyebilirim.

-Şiiriniz için “Yaşandı ve yazıldı” diyorsunuz. Söylediklerinizin ışığında, Refik Durbaş’ın şiiri, yaşamıdır demek yanlış olmaz değil mi?

-Ben yaşadığımı yazdım.

-“Düzyazı sevda, şiir ise karasevda” diyorsunuz. Şiir neden bu kadar ağır basıyor yaşamınızda?

-Kolayıma geliyor şiir yazmak. Şiir yazarken daha çok acı çekiyor insan. Şiir yazarken yaşıyorum. Düzyazı, daha çok gazeteciliğin getirdiği bir şans oldu benim için. Haliyle hemen yazman lazım. Olayı görüyorsun. Bu bir alışkanlık hâline geldi. Ama şiir alışkanlık değil. Şiir, bisiklete binmek gibi bir şey. Örneğin, çocuk bir kez öğrendi mi bisiklete binmeyi, unutmaz bir daha. Seksen yıl kullanmasa bile... Şiir de böyle bir şey. Şiiri tutturdun mu, 40 yıl bıraksan bile, tekrar yazabilirsin. Roman yazmayı beceremedim mesela.

-Bir söyleşinizde “Şiiri bilen, şiiri yaşayan, tadına varanlar daha başarılı roman yazıyorlar.” demişsiniz...

-Öyle sanıyordum. Denedim, olmadı. Beceremedim. Senaryo yazdım. Ali Özgentürk çekecekti. İçime sinmedi, yırtıp attım.

-60. yaşınızı bir romanla kutlama isteğiniz gerçekleşmedi hâliyle...

-Yok. Hatta 60. yaşımda bir opera yazacaktım. Bilmiyorum, hayat ne getirir? Belki bir gün yazabilirim. Sonuçta şiir de yazıyorum, bekliyor. Opera da yazabilirim. Sonuçta kendim için yazıyorum.

-Genç Kalemler’de neler yazıyordunuz?

-Genç Kalemler, İzmir Namık Kemal Lisesi’nde çıkardığımız okul dergisiydi. İsmet Kültür diye bir edebiyat hocamız vardı. Abisi Asım Kültür, Hasan Tahsin’in arkadaşıydı. İsmet Kültür de gerçekten çok kültürlü bir adamdı. Örneğin, bize lise 1. sınıfta derse geldiğinde Nihat Sami’nin kitaplarını kaldırttı: “Nedim’i, Nabi’yi, Fuzuli’yi size bir ders anlatacağım. Bizim üç kemalimiz var: Yaşar Kemal, Orhan Kemal, Kemal Tahir. İki de yazarımız var: İlhan Selçuk, Çetin Altan...” 1960’ların başı. Cebinden Sokrates’in bir kitabını çıkardı ve okudu. Her ay Kovan Kitabevi’nden Varlık ve Yeditepe Yayınları’nın kitaplarını getirirdi. 1 liraydı o zamanlar, o kitaplar. Bizim okul da yoksul öğrencilerden oluşuyordu. Her sömestir bir yazılı yapar, o yazılıda da kapının önüne çıkar, “Delikanlı adam kopya çekmez.” derdi. Sonra kompozisyon yazdırırdı bize. İlk olarak bir hikâye yazmıştım. 1962 yılında Çocuk Haftası dergisinde yayımlanmıştı. Bize şiir ve hikâyeler yazdırırdı. Genç Kalemler diye bir dergi çıkartmaya başladık. Derginin sorumlusu da ben oldum. Dergide lise öğrencilerinin yazıları çıkıyordu.

-İstanbul Üniversitesi Edebiyat Fakültesi’nde okurken Behçet Necatigil ve A. Kadir ile de arkadaşlık yapıyordunuz. O ortamdan nasıl etkilendiniz?

-60-70’li yıllar Gedikpaşa’dan Şehremini’ye kadar bir edebiyat kolonisiydi. Üniversite hocaları orada oturuyordu. Okulların kantinlerinde kimseler oturmazdı. Kahveler olurdu. Yenikapı’da Kemal’in Kahvesi... Ev sahipleri, öğrencilere evlerinin alt katlarını oda oda kiraya verirlerdi. Beş arkadaş birleşir bir kat tutar, herkes bir odada kalırdı. Beyaz Saray diye bir çarşı kurulmuştu Marmara Sineması’nın yanında... Bütün yayınevleri oradaydı. Orada, Kemal Özer’in yanında işe başladım, Uğrak Kitabevi’nde. Süreyya Berfe çalışmıştı daha önce. O bırakınca ben başladım. Kemal abi, haftanın üç günü Cumhuriyet’e gidiyordu. Üniversiteden çıkıyorsun, Çınaraltı’nda Ulunay’ı görüyorsun. Bütün yayınevleri, gazeteler, matbaalar Cağaloğlu’nda... Kemal abinin kitabevinde çalışmaya başlayınca herkesi görüyordum. Çünkü herkes oraya geliyordu. 1972’de Cumhuriyet “Sanat Eki” çıkartmaya başladı. Ben hazırlıyordum. Hiç yazı sıkıntısı çekmiyordum. Çünkü hemen karşısında Meydan Laurousso çıkıyordu. Herkes oradaydı. Sirkeci’ye iniyorsun, Pamuk Lokantası... Yine herkes orada. A. Kadir abi orada içiyor. Onunla karşılaşıyorsun. Cağaloğlu dağıldı, o büyü de bozuldu. Örneğin, Orhan Kemal öldüğünde Dağlarca Vezneciler’deydi. Gittim, yazı istedim. “Yarım saat sonra gel.” dedi. Yarım saat Çınaraltı’nda oturdum. Gittiğimde Orhan Kemal’le ilgili bir şiir verdi. Herkesle beraberdik.

-Soyut dergisi döneminden de söz eder misiniz?

-İzmir’de lisede okurken Gündüz Badak diye bir arkadaşım vardı. Birlikte Evrim adlı bir dergi çıkardık, 24 sayı... Evrim’in sahibi ve yazıişleri müdürü Gündüz’dü. Ben lise öğrencisi olduğum için yazıişleri müdürlüğü yapamıyordum. Bunun yerine kapak içinde “Bu sayıyı hazırlayan: Refik Durbaş” yazıyordu. Basın İlan Kurumu, o yıllarda dergilerin arka kapaklarına ilan veriyordu. Derginin 32 sayfa, boyutunun şu şu ölçülerde olması, en az 6 sayı çıkmış olması gibi kriterler aranıyordu. Bu durumda 750 liralık ilan veriyorlardı. 600 liraya dergiyi çıkarıyorduk. Bu ilanlarla dergimiz 8-10 sayı çıktı. Sonra büyük gazeteler “İlanları dergilere vermeyin. Biz her gün iki sayfa sanat sayfası yapalım” dediler. O ilanlar sayesinde Bursa’da Elif, Sivas’ta Su, Konya’da Çağrı diye dergiler çıkıyordu. O sırada Ataol Behramoğlu, İsmet Özel, Haluk Aker, Güven Turan, -Özkan Mert ile ben İzmir’deydik- Doğuş Bildirisi’ni yayımladılar. Bana gönderdiler. “Biz Ankaralı 60 Kuşağı sanatçıları olarak Evrim’i destekliyoruz.” diyorlardı. Bize para göndermeye başladılar. 1965’te İstanbul’a gelince dergi kapandı.

-Öğretmen olma düşüncenizden neden vazgeçtiniz?

-İsmet Kültür ile dersten çıkınca beraber şarap içiyorduk. Normalde yine öğretmen-öğrenci ilişkisi devam ediyordu. Üniversiteye geldikten sonra yazışmaya başladık. Bana, “Sen git öğretmen ol. Ben bırakacağım. Benim yerime sen başlayacaksın.” dedi. Üniversitede ilk derse girdim. Muharrem Ergin, ilk derste tahtaya “elif be” yazdı. Ben de kapıyı açıp çıktım. Baktım ki, kafamdaki edebiyat öğretmenliği, fakültede göreceğim derslerin hiçbiriyle uyuşmuyor. Düşe kalka 1971’de son sınıfa geldim. Mehmet Kaplan, beni Necatigil’in öğrencisi sanıyor. Necatigil, Kaplan’a “Çok büyük bir şair.” demiş. Yeni Dergi’de, gençlerden seçmeler yapıyor. Ataol’un, benim şiirlerimden örnekler veriyor. Necatigil ile Kaplan da Çapa’dan arkadaş... Sonra Cumhuriyet’e girince Mehmet Kaplan bana kızdı. “Niye o gazetede çalışıyorsun?” dedi. Hatta tezimi onda yapacaktım, “Orhan Veli’den Günümüze Türk Şiiri” diye. Yarıda kaldı. O sırada Cumhuriyet’te çalışmaya başladım. Asgari ücret 800 lira. Bir arkadaşım öğretmen oldu, Edirne’ye gitti. Eşi de öğretmendi. Sordum, 550 lira maaş alıyormuş. Bu şartlarda gazetede kalmaya karar verdim. 1981’e kadar gazetede kaldım. Evlenene kadar da askere gitmedim. Evlenince gittim askere. 20 ay, er olarak askerlik yaptım.

siirin-uzun-yolculugunda-refik-durbas-538176-1.
Refik Durbaş - Şiirin Gizli Tarihi - 19 Mart 2017

-Şiirinizi oluştururken yaşadığınız kaygılar var mı?

-Hiçbir zaman bir kaygım olmadı. Her an yanımda kâğıt kalem olur. Bir söz duyarım, birisi bir şey söyler, hemen yazarım. Mesela, bir gece yarısı dolmuşla Taksim’den Bakırköy’e gidiyorum. Çocuk “Ateşle abiii” diyor. Ulan nedir bu dedim. Sonra “Ateşle Abi” adlı bir şiir yazdım. Bir roman okurken, bir film seyrederken bir sözcük çeker dikkatimi, hemen not ederim. Sonra bir yerlerde çıkar o...

-Bestelenmiş şiirleriniz de var. Şiir ile müzik arasında nasıl bir bağ kuruyorsunuz?

-Müzikten hiç anlamıyorum. Bir enstrüman çalmayı çok isterdim. Bir ara rahmeti Edip Sakarya saz çalmayı öğrenmişti. Saz da almıştım, ama beceremedim. Müziği seviyorum. Şiirlerimin şarkı sözü olmasına karşıyım. Çünkü, şiirle müziğin yapısı farklı. Besteciyle şair birlikte çalışırsa olur. Nitekim Yeni Türkü’yle öyle çalıştık. Livaneli “Yüreğim acıya” dizesini “Yürek acıya” yaptı. Şiire müdahale istemiyorum. Şiire müdahale olmaz. Müdahale olacaksa, şair yapar müdahaleyi. Müzisyenle şair arasındaki uyum da önemli...

-Gazeteci, dergici, şair... Şiirin ağır bastığı aşikâr. Aralarındaki dengeyi tutturmak kolay olmasa gerek?

-Mecbursun. Şiirden para kazanamıyorsun. Mesleğin olacak, mesleğin de gazetecilik. Düzeltmen olarak girdim gazeteye. Sonra muhabirlik ve yazarlık yaptım. Para kazanmak için gazetecilik yaptım, başka bir mesleğim yoktu çünkü...

-Şu sıralar ne yapıyorsunuz, para kazanmak için?

-Hiçbir şey yapmıyorum. Emekli maaşımla geçiniyorum.

-İdare edebiliyor musunuz?

-Yok, canım, kör topal gidiyoruz işte. 1050 lira maaşım var aydan aya. Eşim de emekli. Ev kirası yok. Taksiye binmem, otobüsle giderim. Zaten bir yere gitmiyorum. İçkiyi de bıraktım. Varsa yoksa bir sigara içerim. Öyle marka merakım da yok.

-Geçmişe baktığınızda en çok neyi özlüyorsunuz?

-Annemi özlüyorum. Çocukluğumu... Özlem bitmiyor ki. Özlem çok. O yüzden benim şiirlerimde özlem, hasret çok geçer. Gurbet de çok geçer. Ben aslında gurbet çocuğuyum. Babam, derdi ki “Meme uçları dışarı bakanların ömrü gurbette geçer.” Gerçekten de öyle. Babam da öyle… İstanbul’dan binerdim bir otobüse, nereye giderse oraya giderdim. Gezer, dolaşırdım. Hatta evlendikten sonra da karıma dedim ki: “Bir ay tatilimiz var. 15 gün birlikte tatile gidelim.” Sonra da bindim bir karatrene, Erzurum’a gittim, “Beyaz Kehribar” şiirimi yazdım. Geldim, ardından Diyarbakır’a, oradan da Van’a gittim. Yol şiirleri yazdım. Yolculuklar da şiirlerime epey bir malzeme oldu.

-Gazetelerde yayımlanan şiirsel röportajlarınız, şiirinizi nasıl etkiledi?

-Kötü anlamda etkiledi. Çünkü, şiirde kullanmam gereken malzemeyi o yazılarda kullandım. Gerçi daha sonra bazı yazıları şiir olarak yazdım. Keşke o yazılar yerine şiirler olsaydı. Ama şunu da söyleyeyim: Gazetecilik şiirime çok şey kattı. Birçok insan ve yer tanıdım. Gezmemin, insanlarla yüz yüze gelmemin bir artı değeri oldu. Ama yazarken pek çok bilgiyi de yazılarımda kullandım.

-Bugüne kadar okurlarınızdan aldığınız en ilginç tepki neydi?

-Ben, okurla fazla yüz yüze gelen bir adam değilim ki. İmza günlerine gitmem, konuşmalara katılmam.

-Ya eleştirmenlerden?

-Onlardan da yok. Polemik yapmadım hiç. Dağlarca’nın Varlık’ta bir şiiri çıkar. Eleştirmenler “Dağlarca’nın şiiri düştü.” diye yazarlar. Dağlarca hiç cevap vermez. Sonraki sayıda öyle bir şiir yayınlar ki herkes susar. Benim de kötü şiir yazma hakkım var. İlla ki bütün şiirlerim başyapıt mı olacak? Zaten kalsa kalsa yarına 3-5 şiirim kalır. Dağlarca’nın 90 şiir kitabı var. 90’ı da okunuyor mu? 9-10 şiiri biliniyor. Bunu dert etmenin bir anlamı yok.

-Yaşamınızın büyük bir bölümü İstanbul’da geçti. İstanbul’da yaşamak yazın yaşamınızı nasıl etkiledi?

-Olumlu tabii... İstanbul’da yaşamamın şu avantajı oldu: Pek çok şair-yazarla tanışma olanağım oldu. Onların masalarında bulunarak feyz aldım.

-Taşrada yaşamak...

-Taşrada yaşarsan kötü bir şair mi olursun? Yooooo... Günümüzde dergiler, internet var. Ama İstanbul başka tabii... Karmaşık. Gençliğimizdeki İstanbul yok. Herkesle buluşamıyorsun. Beş yıldır bir odada yaşıyorum. Ne olacak ki? Taşrada yaşamakla, İstanbul’da yaşamak arasında bir fark kalmadı ki. Ama edebiyatın mutfağı da burası. Mutfakta olmak lazım. Ama mutfakta olup da bir iş yapamayan, kendini geliştiremeyen bir sürü insan var. Yoksa İstanbul’da herkes yazar olurdu, şair olurdu.

-Yaşamınızın dönüm noktaları nelerdir?

-İsmet Kültür bir dönüm noktası... İsmet Kültür’ü tanıyana kadar uçurtma uçuran, telden araba yapan bir çocuktum. Edebiyatla bir ilgim yoktu. Pekos Bil, Mike Hammer okurdum. Okumayla da pek ilgim yoktu. Bir de Bakkal Recep amca vardı. Bizim evin yan tarafında bakkaldı. Yiyeceklerin yanına kitaplar koyardı. 10 kuruşa kiraya verirdi kitapları. Orada tanıdım kitapları. Kitabı alır evde veya merdiven boşluğunda okurdum. Geçenlerde gittim, dükkân hâlâ duruyor. “İnce Memed” ve “Beyaz Geceler”i bir gecede okumuştum. O zamanlar hiç aklımda yoktu şiir yazayım, bilmem ne yazayım.

-60 Kuşağının edebiyatımızdaki yeri hakkında neler söylemek istersiniz?

-Bizim kuşak, şanslı bir kuşaktı. 60 Kuşağı şiir antolojisi yaptım. Kimse yayımlamadı. Duruyor. O antolojinin önsözünü buraya aktarmak isterim:

Yıl, 1964... İzmir’de Namık Kemal Lisesi son sınıf öğrencisiyim. Gündüz Badak Evrim dergisini çıkarıyor. Evrim’in künyesinde de “Bu sayıyı düzenleyen” olarak adım yer almakta...

1964’ün Şubat ayı olmalı...

Ankara’dan bir mektup geldi... Başlığında “Doğuş Bildirisi” ibaresi yer almakta... Altında, o zamanlar Ankara’da yaşayan ve kendilerini “Ankara Genç Kuşak Sanatçıları” olarak tanımlayan sekiz gencin imzası: Haluk Aker, Rahmi Akseki, Ataol Behramoğlu, Erhan Etiker, Eser Gürson, Abdullah Nefes, İsmet Özel ve Semih Tezcan.

Sekiz genç sanatçı, “edebiyatımızın son yıllardaki serüvenini, yayımlanmakta olan onu aşkın sanat dergisinde izlediklerini” belirterek, o günkü edebiyatımızın genel bir değerlendirmesini yapıyor ve bundan böyle Evrim’de yazmak istediklerinin altını çiziyorlardı.

“Doğuş Bildirisi”ni Evrim’in Mart 1964 tarihli 16. sayısında başyazı olarak yayımladık ve sonraki sayılarda bu sekiz genç sanatçı ürünleriyle Evrim’de göründüler.

“Doğuş Bildirisi”nden o günlerin edebiyatımıza ilişkin satırlarını aktarmak istiyorum:

“Orhan Veli akımının sağından solundan işine geldiği gibi çeken içi geçmiş öykünücülerin de hâlâ edebiyatımızın bir yanını kapsadığı bu serüvende, önemi, açı değiştirimi ve özgünlüğünden gelen 1956’nın, giderek öze ve anlama açılan yarı başarılı yönelişleri ağır basıyor. Bu yönelişte ağır basan yanın, sanat ve düşünce birliğinden çok, tehlikeli bir zorunluk taşıması, gözden kaçmayan bir kısır döngü. Yazılanların yeni değerler getirmesi gerekirken, yaklaşık olarak aynıyı yinelemeleri, arayışların bencilliğine karşın, değer ayrışımlarının kısırlığı ve öncülerin birer birer göçüşleri, edebiyatımızın atılım gücünü yitirmiş olduğunu kanıtlıyor. Atılım gücünden de geçtik, içine düştüğümüz bu olumsuz gerçekler, edebiyatımızın zorunlu ve olağan akışını köstekliyor.”

Ardından da şu soruyu soruyorlardı:

“Ne zaman kendine özgü bir Türk Edebiyatının varlığından söz açabileceğiz?”

60’lı yıllar, Türkiye’nin mercek altına alınması gereken en canlı ve heyecanlı yılları... Bu bildirinin yayımlanmasından bir yıl sonra, 1965’te, uzun yıllar Türkiye’de okunması “yasaklı” Nâzım Hikmet’in ilk kez bir kitabı vitrine çıkıyor: “Kurtuluş Savaşı Destanı”...

27 Mayıs’la özgür ve demokratik bir anayasaya sahip olmuşuz. Bu anayasa doğrultusunda ülkede işçi sendikaları kurulmuş, grev ve lokavt hakları kabul edilmiş...

Sosyalist bir parti olarak Türkiye İşçi Partisi, aydınları ve emekçileri kucaklamış ve 1963’te kuruluşundan iki yıl sonra on beş milletvekiliyle Meclis’te..

İşte bu zaman dilimi içinde bütün dünyada “68 öğrenci olayları” patlak veriyor ve Türkiye’de de yankısı elbette geniş daireler çiziyor...

Bütün bunların doğum tarihleri 1940 ile 1945 arasında yer alan, 20-25 yaşlarındaki gençleri etkilememesi mümkün mü?

Memet Fuat, “Çağdaş Türk Şiiri Antolojisi”nin “Giriş”inde 60’lı yılları şöyle değerlendiriyor:

“Yoğunlaşan toplumsal olayların etkisi, şiire İkinci Yeni’nin eteklerinde başlamış olan genç şairleri büyük oranda tedirgin ederken, ortaya böylesine değişik, güçlü bir örneğin çıkması, (yani Nâzım Hikmet’in şiirinin) şiirimizde önemli dalgalanmaları yol açtı. Egemen Berköz, Ataol Behramoğlu, İsmet Özel, Süreyya Berfe, Refik Durbaş gibi genç yetenekler İkinci Yeni’den gittikçe uzaklaşarak toplum sorunlarına ağırlık veren bir anlayışa yöneldiler. Belli bir şiir kuramı çevresinde birleşmiş olmayan bu gençlerin ortak özellikleri İkinci Yeni’ye sırt çevirmeleriydi.

Egemen Berköz, inceliklerini yitirmeden yenilenen şiirini sürdürdü. Ataol Behramoğlu çok yalın söyleyişlere yönelerek ilerici düşüncelerin şiirselliğini yakalamaya çalıştı. İsmet Özel kendine özgü şiirleştirme yöntemleriyle devrimciliği yücelten şeyler yazdıktan sonra, 1970’lerin başında İslam dininden kaynaklanan bir gizemciliğe kaydı. Süreyya Berfe Anadolu insanının, Refik Durbaş ise kentte yoksulluk içinde yaşayan, güç koşullarda çalışanların şiirini yazmaya özen gösterdiler.”

Memet Fuat, o yıllarda genç kuşakların “belli bir şiir kuramı çevresinde birleşemediklerini” belirtiyor ki, doğrudur.

Birleşme noktaları olarak belki dergiler alınabilir.

Bu açıdan genç kuşağın yer aldığı 60’lı yılların kimi önemli dergilerini anımsamakta yarar var.

15 Mayıs 1962 - 01 Ekim 1964 arasında çıkan ve önce Şükran Kurdakul, daha sonraları Afşar Timuçin, Aydın Hatipoğlu ve Egemen Berköz tarafından yönetilen Ataç dergisi, gücünü gerçeklerden alan bir sanat anlayışının izini sürdü.

Devinim’60, Ankara’da Haluk Aker ve Güven Turan yönetiminde Şubat 1965-Ocak 1966 arasında 12 sayı çıktı. Soysuzlaşmayı önlemek koşuluyla kuşak birikimine ve çeşitli edebiyat sorunları için toplu tartışmalar düzenlemeye çalıştı.

Evrim, İzmir’de M. Gündüz Badak ve Refik Durbaş’ın yönetiminde, Aralık 1962-Kasım 1964 arasında 23 sayı yayımlandı. Önceleri İzmir ve çevresindeki şair ve yazarların yer aldığı dergi, sonraki sayılarında İstanbul ve Ankara’dan katılanlarla belli bir düzeyi tutturdu.

Soyut, Halil İbrahim Bahar’ın yönetiminde Mayıs 1965’te yayınına başladı. Pek çok genç şaire yetişme alanı olan dergi, Eylül 1977’de 107. sayısında 13 yıllık yayın hayatını sona erdirdi.

Memet Fuat’ın yönettiği Yeni Dergi, Ekim 1964-Mayıs 1975 arasında yayımlanan 128 sayısında, edebiyatın sorunlarına yönelik tartışmalara yer verdi. 1967’den sonra yerli yazarların ağırlıkta bulunduğu dergi, bilinç akımı, yeni roman, düşünce özgürlüğü, intihar, Afrika Şiiri, Marksçı Eleştiri, Küba Edebiyatı ve Nâzım Hikmet üzerine özel sayılarıyla da dikkati çekti.

Kemal Özer’in yönetiminde Kasım 1965’ten Haziran 1967’ye kadar 20 sayı yayımlanan Şiir Sanatı, yalnızca şiire ve şiirin sorunlarına yer verdi.

Genç kuşakların şiir ve öykülerinin yer aldığı Yordam, Ocak 1966’dan Aralık 1969’a 26 sayı çıktı. İnceleme ve eleştiriye ağırlık veren dergiyi Haluk Aker, daha sonra da Hüseyin Cöntürk yönetti.

Haziran 1966 ile 1970 arasında 47 sayı çıkan Papirüs’ün yayın yönetmeni Cemal Süreya idi. Dergi, cumhuriyet sonrası edebiyat, özellikle de şiir üzerine “telif” yazılarla döneminin ilerici aydın ve sanatçılarının odağı oldu.

Yeni Gerçek, 01 Eylül 1967 ile 01 Ekim 1968 arasında Aydın Hatipoğlu yönetiminde 11 sayı çıktı. 2. sayısında yayımlanan ve gerçekçi gelenekten yararlanma isteğinin altını çizen bildiriyi imzalayanlar arasında Gürkal Aylan, Zühtü Bayar, Ataol Behramoğlu, Nihat Behram, Afşar Timuçin, Nurer Uğurlu, Refik Durbaş bulunuyordu.

Halkın Dostları Mart 1970’te İsmet Özel’in yönetiminde çıkmaya başladı. Yazı kurulu Ataol Behramoğlu, Murat Belge, Bedrettin Cömert ve Ayhan Gerçeker’den oluşan dergide İkinci Yeni’ye cephe alındı ve gerici sanata savaş açıldı. Dergi, 16. sayısında 12 Mart yönetimince kapatıldı.

Bugün “60 Kuşağı” diye adlandırılan o yılların genç şairleri, genellikle tek tek, kendi başlarına örer göründüler şiirlerinin kozasını...

Yalnız bir kez, “60 Kuşağı” tanımlamasını da öne çıkararak 1967 yılında Alan’67 dergisi çevresinde toplanmayı denedilerse de bu girişim başarılı olamadı ve ancak dört sayı çıkabilen dergi kapandıktan sonra herkes kendi yolunda yürümeyi seçti.

Sahip ve sorumluluğunu arkadaşları adına Refik Durbaş’ın üstlendiği ve Nisan 1967 ile Temmuz 1967 arasında dört sayı çıkan Alan’67 dergisi, ilk sayısında “Çıkarken” başlıklı yazıda amacının yörüngesini şöyle belirliyordu:

“Biz, Alan dergisini çıkaranlar, Türk Dili’nin, Türk Edebiyatının omuz omuza kurulmakta olduğu inancındayız. Edebiyatımızın geniş anlamda köksüzlüğüne karşı silah olarak bu inancı tutuyoruz. Her bir sanatçının başarı ölçüsünü, ortamı etkileyen bir güç olarak kabul ediyor, bu gücün kaynağının da yine bu ortamdan alındığına inanıyoruz. Durum buyken, temelde hiçbir yadsımaya girmeyeceğimizin bilinmiş olması gerekir.”

Bu anlayış çerçevesinde Alan’67’nin yazı kadrosu şu isimlerden oluşmaktaydı:

İsmet Özel, Süreyya Berfe, Murat Belge, Rahmi Akseki, Egemen Berköz, Refik Durbaş, Özkan Mert, Haluk Aker, Eser Gürson, Güven Turan, Gürsen Topses, Bilgin Adalı, Ataol Behramoğlu ve “sağ” cenahtan Rasim Özdenören ile Cahit Zarifoğlu...

Ama bunlardan Rasim Özdenören, Cahit Zarifoğlu, İsmet Özel, Rahmi Akseki ve Haluk Aker’in ürünleri yer almadı dergide...

İki yıl sonra ise haftalık Ant dergisinin 02, 09, 16 Aralık 1969 tarihli 153, 154 ve 155. sayılarında “Devrimci Şairler Savaş Açıyor” başlığı altında Osman S. Arolat’ın Ataol Behramoğlu, Süreyya Berfe, Özkan Mert ve İsmet Özel ile yaptığı konuşma, büyük ve önemli bir tartışmanın odağı olacaktı.

Behramoğlu, Türkiye insanının çağdaş gerçekliğini ifade edemeyen o günün edebiyatını “gerici” olarak damgalıyor, bunu da iki grupta topluyordu: İlk gruptaki gericiler, o günün gençleri üzerinde etkisi olmayan Necip Fazıl ve Faruk Nafiz vb’nin anlayışını temsil edenler, ikinciler ise 1950-60 arasında yazmış olup da etkinliklerini hâlâ sürdürenler... Behramoğlu, asıl kavganın bu ikincilerle yapılması gereği üzerinde duruyordu.

Behramoğlu’nun yaptığı ayrıma katılan İsmet Özel, “İleri sanat emperyalizme karşı dövüşte yerini alırken bu arada yeni bir kültür ve ahlak da oluşturmak zorundadır” diyor, gerici ve dejenere edebiyata karşı çıkarken getirecekleri yeni değerlere halkın kaynaklık edeceğini vurguluyordu.

“Hayatla sürekli olarak ilişkide bulunan şiir, gücünü ortaya koyacaktır” diyen Süreyya Berfe de halkın ve ülkedeki devrimci mücadelenin sanatları için başlıca esin kaynağı olacağının altını çiziyordu.

Özkan Mert ise devrimci sanatın görevini “İnsanları hayatın bütünlüğü içinde kavramak, onlara bir yönüyle değil, bütün yönleriyle devrimci olmanın yollarını göstermek” olarak tanımlıyordu.

“Biz gerici sanata karşı çıkarken, toplumculuğun yanlış anlaşılma biçimlerine karşı çıkacağız. Sanatın en önemli özelliği, insanı derinliğine bilinçlendirmesidir” diyen Behramoğlu, emperyalizme ve tüm gericiliğe karşı bir kültür cephesi oluşturmak amacıyla bir yıl sonra yayımlayacakları Halkın Dostları dergisini yayımlayacaklarını da müjdeliyordu.

Nerdeyse liseyi bitirene kadar, Nâzım Hikmet’in adını biliyor fakat şiirlerini bilmiyorduk. İsmet Kültür, Nâzım’ın üç şiirini getirmişti. A. Kadir’in, Rıfat Ilgaz’ın... Bizim kuşak bu şairleri tanıdı. Bir yanda İkinci Yeniciler, bir yanda Toplumcu Gerçekçiler... İkisini harmanladık. Benim ilk şiirlerimde İkinci Yeni etkisi vardır.

-“Dünyaya şiirle, şiirlerle bakmayı seviyorum ve öyle bakıyorum.” diyorsunuz. İnsan neden şiir yazar, nedir amacı?

-Ne amacı olacak ki? Kendisi için yazar. Şiir karasevdadır. Tutkudur.

-Ödüller hakkında ne düşünüyorsunuz? Siz de seçici kurullarda görev alıyorsunuz.

-O çok dertli bir konu. Seçici kurullarda görev alıyorum ama bırakmak da istiyorum. Bırakmıyorlar. Bir kere, hiçbir şair başka bir şairin kitabını okumuyor.

-Seçici kurul üyeleri de dahil mi buna?

-Evet, seçici kurul üyeleri de dahil. 70-80 kitap geliyor. Adam, 70 yaşına gelmiş 20 ödül almış. Bir daha katılıyor yarışmaya. Kendisi yayınevi sahibi. Bir adamın kitabını basıyor. Arkasına da yazı yazıyor. Kitabın arkasına yazı yazan şair de o yarışmaya katılıyor, o kitap da katılıyor. Şimdi, o yazıyı yazana versen ayıp, o çocuğun günahı ne? Çocuğa versen, demek ki adam iyi şair ki buna yazı yazmış, övmüş bunu. Hangisine ödül vereceksin? Kaldırın gitsin ödülleri. Bu yıl ne yaptım? Behçet Necatigil Şiir Ödülü Seçici Kurul üyesiydim. 50-60 kitap geldi. Eray Canberk ödüle katılmamış. Eray’a verelim dedim. “Toplu Şiirler”i çıkmış yeni şiirleriyle beraber. Kimse itiraz etmedi. Ben de hiçbir ödüle katılmadım. Ne Behçet Necatigil’e, ne de Yeditepe’ye... Necatigil Ödülü sırasında askerdim. Rauf Mutluay önermiş. Askerden geldim, ödül töreni Necatigil’in evinde oldu. Edip Cansever, Doğan Hızlan, Hilmi Yavuz vardı. Edip abi, “Ben seni seviyorum. Şiirini sevmiyorum” dedi. Beraber içiyoruz, konuşuyoruz: “Ama şiirin bana ters geliyor, yabancı bana” dedi, oyunu vermedi. Yeditepe de öyle... Çırak Aranıyor çıktığı zaman Konur Ertop da Cumhuriyet’teydi, ben de. Adnan Özyalçıner, Kemal Özer ve Oktay Akbal da Cumhuriyet’te... Türk Dil Kurumu Ödülü’nü verecekler. Kitabın birinci baskısı bitmiş üç ayda. İkinci baskı yapılacak.

Bir seçici kurul üyesi dedi ki: “Senin bazı sözcüklerin Türk Dil Kurumu’nun ilkelerine uymuyor. Hasreti özlem yap. Hiç olmazsa on beş tanesini öyle bastırıp gönderelim, ödülü sana verelim.” İstemem dedim. Şiirimi değiştirmem. Türk Dil Kurumu Ödülü’nü de almadım.”

-Kuş Tufanı’nın çok ilginç bir yayımlanış öyküsü var. Tam bir imece…

-Bunu da anlatmayayım. Bir zamanlar öyküsünü yazmıştım. Oradan okunsun isterim:

Kuş Tufanı, Refik Durbaş’ın şiirleri, Soyut Yayınları, 96 sayfa, 5 lira. 1971 yılı Ocak ayında İstanbul’da Asya Matbaası’nda dizilmiş, Haşmet Matbaası’nda basılmış...

Kitapların da insanlar misali bir öyküsü var mı?

Her kitap kendi öyküsünü de taşımıyor mu içinde?

Bu, kendisinin olduğu kadar onu yazanın da öyküsü değil mi?

“Ey serseriliğim, ey anılarımın ahşap kraliçesi,

şarabı sev, tütünü incitme, beni de unut artık.”

Unuttum mu, unutabildim mi seni?

Tahta bavul, kitaplar, sarı gazocağı, Azimkâr Sokak’ta Kemal Özer’in evinin rutubetli odası. İlk şiirleri Nihat Behram’ın...

Süreyya Berfe, Ataol Behramoğlu, Egemen Berköz, Mustafa Öneş, Tekin Artemel... Daha sonra Günel Altıntaş, Nedim Gürsel, Selim İleri...

Ali Özgentürk ile ilk kez sosyoloji koridorunda mı karşılaşmıştık?

Hangi evin metruk pencerelerinde asılı şimdi Tomris Uyar’ın verdiği tül perdeler? Ya kapının üzerine tüneyen baykuş?

Çınaraltı’nda uykusuz günlerimiz, aşklarımız, sevdalarımız, kavgalarımız...

Emin Muti, yün saçlı Ali İhsan, Mehmet Tahtalı, Dr. Bahar, Buyrukçu, Orhan, Bekir...

Unutabildim mi bütün bunları?

“Anlatırım bir gün hüznü, ihaneti ve seni, bir renksiz yağmurun camdan yüzüne.”

Böyle demiştim bir şiirimde.

Anlatabildim mi bütün bunları?

“Ateş ve ihanet”in çemberinden geçen gençliğimiz. Üniversite olaylarının coşkulu günleri. Bilgiden, bilimden çok, sezgilerimizle yaklaşımımız olaylara.

Her şeyi ne çok üst üste yaşamışlığımız...

Ne güzel anlatır Işıl Özgentürk Yokuşu Tırmanır Hayat’ta:

“Kaç yaşındaydık bir akşamüstü Çınaraltı’nda?

siirin-uzun-yolculugunda-refik-durbas-538170-1.

Erken büyümüş çocuklardık. Hep yeni duyulmadık bir şey anlatmak isterdik çevremizdekilere. İçimizde kök salmış yarışma duygusu. Üstelik dehşetli alıngandık. Kelimeler tartışıla tartışıla eskirdi masalarda. Kavramlar bozguna uğramışlarcasına yalpalarlardı. Birbirimizi suçlarken, severdik.”

Yaşadığımız çağın tanığı olmak belki de tek kaygımızdı. Hiç olmazsa benim için.

Kuş Tufanı biraz da bu tanıklığın bir ürünü bu yüzden.

En çok ben olan, benim olan bir ilk kitap... Kitabın bu iç serüveninden başka bir de dış serüveni var. Anlatmaya değer.

1960 sonrası yazanların içinde kitabını en son çıkaran, daha doğrusu en geç, ben oldum sanırım. Ataol, 1965’te Bir Ermeni General’i, 1970’te Bir Gün Mutlaka’yı yayımlamış... Egemen’in Çin Askeri Ah Devran’ı çıkmış... İsmet’in Evet İsyan’ı...

Aynı yıllarda, aynı yaşlarda şiire başladığımız Özkan Mert, Kuracağız Herşeyi Yeniden’i, Süreyya Berfe Günola’yı bastırmışlar... Sanki tek kitapsız şair benim...

On yıldan fazla bir bekleyişin ürünleri bir aydan kısa bir sürede, birden kitabı dönüşüverdiler.

Kendi başıma değil, bir imecenin ortak çabasıyla hem de...

Bir gün Sait Maden, “neden şiirlerimi bir kitapta toplamadığımı” sordu. 12 Mart’ın karabasanlı günleri. Hangi yayınevi basardı şiirlerimi? Üstelik Cumhuriyet gazetesine yeni girmiştim. Aldığım, asgari ücretten 800 lira...
“Sabah gazeteler Ürgüp’te nişanlısı için öldürülen talihsiz askerin acı destanını yazıyor. Gazeteler işletme vergisini, Almanya’ya kaçak giden işçileri, Fenerbahçe-Göztepe maçını yazıyor.” Şöyle bir öneri getiriyor Sait Maden: Kapağını kendisi yapacak. Her şeyi ile hem de... Kapak kâğıdını da alacak. Kitabın içinin kâğıdını Halil İbrahim Bahar sağlayacak. Dizgisini el emeğini almadan çok ucuza Bekir Yıldız yapacak Asya Matbaası’nda...

Basımı da yine Bekir Yıldız’ın tanıdığı bir matbaada... Yalnızca cildini ben yaptıracağım Cumhuriyet’ten aldığım ikramiye ile...

Ve Kuş Tufanı, kısa bir sürede Soyut Yayınları arasında çıktı. Soyut Yayınları’nın ilk ve tek kitabı olarak da kaldı.

Şimdi anımsıyorum, ben “serserilik” üzre başka bir şey koymuştum adını.

Kemal Özer, “Düzeltisini sen yapma, yanlış bırakırsın. Ben yapayım” dedi gazetede. Ve o yaptı.

“Acıyla” şiirini okurken de, birden,

“Yurdum uçarken senin şanlı

ufkunda bir kuş tufanına

bir sevinç albümüne müjdele beni

Kalbim acıyla damgalansın”

dizelerine takıldı kaldı.

- Kitabının adı, Kuş Tufanı olsun, dedi.

siirin-uzun-yolculugunda-refik-durbas-538175-1.
Kadir İncesu ve Refik Durbaş

Adını, Kuş Tufanı koyduk. Kuş tufanı sözcükleri, yıllar sonra bir başka şiirimde daha gün ışığına çıkacaktır: İkinci kitabım Hücremde Ayışığı’nda yer alan “Yaz” şiirinde:

“Kan fışkırıyor topraktan. Yaz geldi

dağlara. Pınarlarım kurudu.

Yüzümde karanfiller kurudu.

Günler uzun, şehvetim bereketli

Karanlığımın tarihi artık yok. Başımda

aydınlığı tazelenmiş günlerin rüzgârı

Yaz geldi. Kalbim

bembeyaz yüzünde kızların

ve uzun ince bacakları arasında

bir kuş tufanı şimdi”

Kuş Tufanı kitabı bin tane basıldı. Fiyatı on lira idi. Belki de ilk kez, arkasına bant yapıştırılarak fiyatı beş liraya indirildi. Bir bölümü Ge-Da’ya dağıtıma verildi. Bir bölümü eşe dosta dağıtıldı. Büyük bir bölümü ise kayboldu.

Üzerine Fahir Onger, Ali Hikmet yürekli yazılar yazdılar.

Ali Hikmet’i Hilmi Yavuz’a mı sormalı?

Kuş Tufanı, bende şimdi yalnız bir tane var.

Gerçi daha sonra toplu şiirler içinde birkaç kez daha basıldı ama ilkinin sıcaklığı hâlâ yüreğimi ısıtmada... O zamanlar şiirlerimi defterlere yazardım, el yazısıyla... O defterler de şimdi kimbilir nerelerde? Bir de çinkodan kapak klişesini saklıyorum hâlâ.”

-Şimdi pikaba bir 45’lik koyun da dinleyelim deseydim, kimi dinlerdik?

-Joan Baez. Herhangi bir şarkısı. Fark etmez. İngilizce bilmiyorum ki. Joan Baez, İnsan Hakları Derneği’nin düzenlediği bir Barış Şöleni için İstanbul’a gelmişti. Konser öncesi Sultanahmet’i gezmiş ve bir şiir yazmış, “kargalar düştü minareler arasına” diye… Tam hatırlamıyorum şimdi. Zeynep Oral aradı: “Joan Baez bir şiir yazdı. Üzerinde çalışır mısın?” dedi. Şiiri yeniden yazdım. Joan Baez sahneye çıktığında “Ben bir şiir yazdım. Türkiye’nin en iyi şairlerinden biri düzenledi” dedi ve şiiri okudu. Konser sonrası beni sahneye çağırdı.

siirin-uzun-yolculugunda-refik-durbas-538171-1.

-Asansöre kiminle binmek isterdiniz?

-Asansör İzmir’de. Eskiden Mithatpaşa Caddesi deniz kıyısındaydı. Yukarıda da Halit Rıfat Paşa Caddesi... Halil Rıfat Paşa, İzmir’in eski ünlü valisi. Merdivenle çıkmak yerine 5 kuruş verip asansöre binersin, çıkarsın... Hatta bizim abilerimiz 25 kuruş verir, sevgilisini atar, 5 kere iner çıkardı. Aradan da İzmir Körfezini görürlerdi. Anneannem hasansör derdi. Şimdi, onun üstüne bir bahçe yapmışlar. Kiminle binmek isterdim? 10-15 yaşlarındaki çocukluğumla binmek isterdim. O günleri, o anlatsın bana. O günler şöyleydi, böyleydi diye...

-Siz, o gencecik Refik Durbaş’a neler söylemek isterdiniz?

-İstediğin gibi yaşa derdim. Hiç pişmanlık duymuyorum; keşke şunu yapsaydım, bunu yapsaydım diye. Öğüt vermek kötü bir şey. Bildiği gibi yaşamalı insan. Ben, çocukluğumda bana öğüt verdiklerinde tersini yapardım.

-Son dönemlerde, “Okur da en az şair kadar birikimli olmalı ki, şiiri doğru yorumlayabilsin.” deniyor. Siz ne dersiniz bu konuda?

-Yok ya, onu öğrense kendisi şiir yazar. Benim için adamın yazdığı şiir önemli. Yazı kalıyor çünkü.

-Şairle okur aynı noktada buluşmalı mı?

-Yooooo... Gençliğimde bir şiir yazdım: “Eflak”. Eflak, feleğin çoğulu, gökler demek. Birisi yazı yazdı, dedi ki: “Eflak Boğdan’la bu şiirin ne ilgisi var.” Oradaki eflak -Osmanlıca bildiğim için- benim kastettiğim gökler...

-Bugüne kadar yapmak isteyip de yapamadığınız şeyler oldu mu?

--Opera yazmak isterdim. İyi bir opera. Fikri Sağlar Kültür Bakanı’yken “Çaylar Şirketten’i Azerilerle birlikte opera yapacağız.” demişti. Olmadı.

*Bu söyleşi KIYI dergisinin Ocak – Şubat 2013 tarihli 281. sayısında yayınlandı.

siirin-uzun-yolculugunda-refik-durbas-538173-1.
Refik Durbaş'a Saygı-31 Nisan 2009

siirin-uzun-yolculugunda-refik-durbas-538174-1.
Refik Durbaş'a Saygı-31 Nisan 2009