Sıkılmak ya da sıkılmamak: Bütün mesele mi?
CÜNEYT CEBENOYAN CÜNEYT CEBENOYAN
Ne Hollywood’dan hoşlanıyorum ne de enseyi kararttırmayı şiar edinmiş gibi yapılan sanat filmlerinden. Film beni elbette düşündürtmeli ama sadece düşünmek için film izlemem

Erich Fromm en büyük işkencelerden birinin sıkıntı olduğunu söylemiş. Fromm’a göre cehennem sürekli sıkılınan bir yer olsa gerek. Baudrillard ise sıkılmak ikinci sıkmak ise en büyük birinci suçtur demiş..

Benim için de bir filmin işleyebileceği en büyük suç beni sıkması diyebilirim. Ve fakat ne zaman bir filmden sıkıldığımı söylesem, birileri hemen beni yüzeysel ve ilkel olmakla suçluyor. Açıkçası sıkıntı kelimesini kullanmadan bir eleştiri yazmak çok zor değil. Hiçbir yazım da “sıkıldım, kötü”, “sıkılmadım, iyi”den ibaret olmadı.

Bu yazının başında olduğu gibi alıntılar yapmak, otoritelere sırtını yaslamak da atla deve değil. Bütün bunları yapabilecek tecrübem ve birikimim var. Yönetmenlerin bizleri düşündürtmek için neler yaptığından az çok haberdarım. Brecht’in yabancılaşma kavramıyla karşılaşalı 40 yıl kadar oluyor.

Ama sonuçta ben basit bir izleyici olarak kalmayı tercih ediyorum. Basitten kastım, sanata herkes kadar ihtiyacı olan, sanattan herkes kadar beklentisi olan biri olarak kalmak istiyorum. Eleştirmenlik mesleğim ama ben sinemayı etkilenmek için seyrediyorum, para kazanmak için değil. Zaten de kazanmıyorum. Bir filmin beni etkilememesi, durumunda sıkılıyorum. Basit bir izleyici olmak istiyorum dedim ama zevklerim pek de basit değil. Ne Hollywood’dan hoşlanıyorum ne de enseyi kararttırmayı şiar edinmiş gibi yapılan sanat filmlerinden hoşlanıyorum. Film beni elbette düşündürtmeli ama sadece düşünmek için film izlemem. Zaten tek derdi bu olan bir film nihayetinde düşündürtmez de.

Hayat korkunç, sanat beni daha da güçsüzleştirmemeli. Hayat karşısında daha da çaresiz hissettirtmemeli. Hemen şunu anlamak isteyenler çıkacaktır: hayata pembe gözlüklerle bakmak istiyor bu adam. Hayır, hiç de değil. Karanlıkla karşılaşmak isterim ama karanlığın tek ve mutlak olduğu hissiyle çıkmak istemem sinemadan. Film beni gerçek hayata hazırlasın isterim, öbür dünyaya değil. Metafizikten hoşlanmam. Haz etmem, nihayetinde saçma bulurum. Buğday’ın bu dünyayı rüya, ölümü asıl gerçeklik diye sunan felsefesine yabancıyım. “Nefes mi, buğday mı?” diye formüle edilen soruyu yanlış soru olarak görürüm. Sorulması gereken soru buğdayı nasıl hakça ve adilce paylaşırız olmalıdır. Lanthimos’un, bizim dışımızda tanrısal güçlerin seçenekleri dayattığı dünyasının çıkışsızlığından haz etmem. Film karamsar olamaz mı? Olur elbette. Ama bu karamsarlık yine gelebilecek karanlığa karşı bir aşı işlevi görmeli. Bu dediklerimde çelişkiler olabilir. Söyleyeceğim nihai sözler olmak zorunda değiller ayrıca. Son zamanlarda yazılarıma yapılan kimi eleştirilere cevap verme gereği duyuyorum. Bakmayın basit olmak istediğimi söylememe. Basit olmanın çok zor olduğunu da düşünüyorum. Devam etmek üzere...

Yazarın Diğer Yazıları
Yorumlarınız