Şimdi sevmek zamanı
BÜLENT USTA BÜLENT USTA

Ölüm haberleri, Şırnak’ın Beytüşşebap ilçesinden geldi bu defa. Umutsuzluğa kapılmanızı yasaklayan üç kulaklı bir kediniz yoksa, işiniz zor. Kendi adıma umutsuz değilim hiç. Her şey yolundayken umutlu olmaktan kolay ne var. Ama bu umudun varlığı, Hannah Arendt’in “humanitas” tutumu denilen şeye bağlı galiba. Yani başkalarının varlığına duyulan sevince ve başkalarıyla paylaştığımız ortak dünyaya gösterdiğimiz özene. Ortak akıl dediğimiz şey de, bu ortak olduğumuz dünyaya duyduğumuz sevgiyle ilişkili. Tarantino’nun “Soysuzlar Çetesi” adlı filminde Nazi subayıyla bir Fransız köylüsü arasında geçen sohbet geldi hatırıma. Nazi subayı, Yahudilere karşı duyduğu nefreti, köylünün farelere karşı duyduğu nefretle açıklar. Köylünün farelere karşı duyduğu tiksintinin akıl dışılığına benzetir kendi nefretini. Bu tiksintinin akıl dışılığı, kabul edilebilir bir açıklaması olmamasıyla ilişkilidir. Nazi subayının Yahudilerle paylaşacağı bir ortak dünya yoktur.
Türkiye’de Kürt sorununun çözümsüzlüğü, ortak dünya yoksunluğuyla alakalı geliyor bana. Laiklerle İslamcıların paylaşacağı bir ortak dünyanın bulunmayışı gibi. Çünkü, herkesin ötekini kendisi için tehlike olarak gördüğü bir siyasi kültür içinde yaşıyoruz. Aynı şeyi, aynı özleme sahip sol gruplar arasında, hatta o grupların içinde bile görmek mümkün. Arendt’in bahsettiği “humanitas” tutumu, kesinlikle bu topraklara hiç uğramamış gibi gözüküyor. Fatmagül Berktay’ın Metis Yayınları’ından çıkan “Dünyayı Bugünden Sevmek” adlı, Hannah Arendt’in politika anlayışını irdeleyen kitabını okumak, bu açıdan ciddi sorular sorduruyor insana. Özellikle Kürt sorununda tarafların birbirine karşı duyduğu güvensizlik, bizim her şeye karşı duyduğumuz güvensizlikten farklı değil. Ve güvensizlik, totaliter düşüncelerin hayat bulmasını kolaylaştırdığı içindir ki, iktidarlar tarafından sürekli besleniyor. Ortak akla ulaşmak isteyenler, sürekli bir kışkırtma altında uçlara doğru sürükleniyorlar farkında olmadan.
Hakikati, hakikat yanılsamalarıyla sürekli olarak gizleyen örgütlü yalanlarla kuşatılıyor oluşumuz, o özen göstermemiz gereken ortak dünyayı da, ortak aklı da bizden uzaklaştırıyor. Beytüşşebap’ta yaşananlara, yaygın medyanın körüklediği gibi milliyetçi ve devletçi bir duyarlılıkla yaklaşanlar da, bu baskını militarist bir coşkuyla selamlayanlar da, yaratılan bu güvensizlik ortamının sadece totaliter olana hizmet ettiğini fark edemiyorlar ya da gizliden gizliye bunu arzuluyorlar, totalitarizmin insanlık için tehliklerini unutarak. Askeri yöntemler kullanarak karşı tarafı siyasi çözüme zorlamak, artık mümkün değil, üzerinde yaşadığımız dünya, ölümlerin ağırlığıyla çatırdayıp çökerken ve sahte hakikatlerin yaydığı güvensizliğe tahammül gittikçe azalırken… O tahammülü arttıracak tek şey Arendt’e göre sadece “dünya sevgisi”dir. Kötülüğe direnmenin, kötülüğe bulaşma ihtimaliniz olsa dahi, dünya için kaygınızın kendiniz için duyduğunuz kaygıdan daha fazla olmasıyla mümkün olacağını söyler Arendt. Dünyayı kendimizden daha çok sevmemizle ilgili bir durum, içimizde umudun varlığını sürdürecek şey.
Bu aralar aşkla ilgili kitaplar okuyorum. Pascal Bruckner’in YKY’den çıkan “Aşk Paradoksu” onlardan biri. Aşkla ilgili Bruckner’in yaptığı bir tespit, beni insana dair umutlandıran bir gizi barındırıyor. Şöyle diyor Bruckner: “Erkeklerin ve kadınların koşullarında bir ilerleme vardır, bireyin mükemmel arayışı vardır, ama aşkta ilerleme yoktur. Her zaman şaşırtıcı olmaya devam edecektir. Yeni başlayan bu yüzyılın müjdesidir işte bu.”
Teknolojik açıdan ne kadar çok ilerlersek ilerleyelim, insanda değişmeyen şeylerin varlığı ve aynı zamanda kontrol edilmesi zor ve karmaşık doğası, insanı tahakküm altına almaya çalışan güçlerin kâbusu oldu hep. Belli aralıklarla “şiir öldü” safsatasını çıkaranlar da, “eski aşklar yok” diye yakınanlar da, bu yüzden yanılmaya mahkûmlar. Insan var olduğu sürece, şiir de, aşk da, kötülüğe karşı direnmenin ahlakı da var olacak. Umutsuzluğa kapılıp şiire ve aşka sırtını dönenler, varoluşsal bir eylemsizliğe ve nihayetinde düşsüz bir geleceğe bırakırlar kendilerini. Ama Bruckner, aşkın bir din gibi ele alınmasına, ona kaldırabileceğinden fazla anlam yüklenmesine, onun saf ve temiz bir şey gibi gösterilmesine, halka ya da bayrağa duyulan aşk timsalleri gibi yüceltmelere de karşı. Mahrem bir şey aşk. Bazen kötücül ve kirli olabilen bir şey. Tıpkı insanın kendisi gibi, karmaşık ve ele avuca sığmaz bir şey. Arendt de, tüm kitlesel katliamlara rağmen, insan var olduğu sürece tarihin sonunun gelmeyeceğine, tarihteki her sonun yeni bir başlangıç barındırdığına inanır. Yaşanan katliamlar, tutuklamalar, çatışma haberleri, dünyayı sevenlerle ondan nefret edenlerin karşı karşıya geldiği yeni bir başlangıcın yaklaştığının işaretleri aslında. Dünyayı sevdiği halde, sevgisine karşılık bulamadığı için küsenler belirleyecek bu yeni başlangıcı, umutsuzluğa yenilmeyerek…