“Şimdi sivil itaatsizlik dönemi”
ÜNAL ÖZMEN ÜNAL ÖZMEN

Şenal Sarıhan, Cumhuriyet’ten Kemal Göktaş’a verdiği mülakattın bir yerinde “Şimdi sivil itaatsizlik dönemi başlıyor” dedi (Cumhuriyet, 22.5.2017) . Söyleşiye başlık yapılıp birinci sayfadan verilmesi, ifadenin örgütlü bir hareketin çağrısı gibi algılanmasına yol açıyor. Sarıhan’ın çağrısı, yaşanan hukuksuzluk karşısında devletle ilişkisini gözden geçirmeyi düşünenler için oldukça heyecan verici.

Fakat Sarıhan, hukuk içinde ve hukuki yollarla “yurttaşlık bağımızı güçlendirmek için yapacağız bunu” diyor. Ya hukuki yollar kapalıysa? Kaldı ki itaatsizlik, hukukun dışına çıkan devletle ilişkinin asgari düzeye çekilmesi, yurttaşlık bağının gevşetilmesi anlamına gelir (devlet diyorum, çünkü itaat isteyen hükümet değil; güvenlik, hukuk, eğitim, ekonomi ve diğer tüm birimleriyle partileşmiş bir devlet var karşımızda). Elbette bu bir çelişki değil; bir hukukçu ve milletvekilinin yurttaşlık haklarını meclis dışında araması, dışarıdaki bizler için yol gösterici olduğu gibi aynı zamanda cesaretlendirici bir çıkış.

Örgütlenme özgürlüğünün bulunmadığı militarist baskının hat safhada olduğu dönemlerde sizi yok sayan devlete karşı gösterilebilecek uygun, etkili ve riski en az tepki ona küsmektir. Türkiye Cumhuriyeti, vatandaşları arasında ayrımcılık yapıyor: Kamunun sunduğu hizmet ve olanaklardan eşit şekilde yararlanamıyor, adalet organları hukukunuzun güvencesi olmaktan çıkmış, siyasi haklarınızı kullanamıyor yani devlet sizinle olan ilişkisini sadece sizin yükümlülüğünüzü yerine getirmenize indirgemişse sözleşme tek taraflı fesih edilmiş demektir. Bu durumda sizin de yapabileceğiniz bir şeyler olmalı.

Direnişte asıl amaç baskı araçlarını etkisiz hale getirmektir. Son yıllarda devlet ve onu kontrol eden güçler, yeterince itaatkar bulmadığı kesimlerin ekonomisini çökerterek halkı boyun eğmeye zorluyor: Malına mülküne el koyuyor; iş vermiyor, çalışanını işten atıyor, sosyal güvenlik sisteminin dışına çıkartıyor vs. Kolektif yaşamın, toplumsal dayanışmanın, kamusal hakların darbe aldığı neoliberal donemde ekonomik yaptırımlar birey için oldukça ağır bir ceza. Nuriye ile Semih’in eylemleri boyunca taleplerini “işimizi dönmek istiyoruz” sloganıyla dile getirmeleri, birey için iktisadi baskının sosyal baskılardan daha öncelikli soruna dönüştüğünü gösteriyor.

Kişi düşmanını kendisine en çok acı veren yöntemle cezalandırır. Kapitalizmin ekonomik yaptırımları cezalandırma amacıyla kullanılması, ekonomik varlığını ve ayrıcalıklarını kaybetmekten korkmasıyla ilgili. Bu nedenle devlet, eylemini suç saydığı vatandaşını eskiden olduğu gibi Pirin Mağaraları’na kapatma yerine, cezadan da kâr elde edecek biçimde ona iktisadi abluka uyguluyor. Parayı damarından akan kan, soluduğu hava, içtiği su gibi yaşamsal bulan ve size yönelik baskıyı yine sizden topladığı ile finanse eden güçlere karşı devreye sokabilirsiniz. Bu bakımdan anlamlı bulduğum firma ve ürün boykotlarının, birini boykot ederken diğerine yakalanmadan sürdürülebilir biçimde geliştirilmesi gerekiyor. Bu konuda hâlâ ilham kaynağı olan sivil itaatsizlik örnekleri mevcut: Beyazlarla aynı kapı ve koltukları kullanması yasağına karşı siyahların ABD’de başlattığı otobüs yolcusu olmama (Mongomery Boykotu), İngiliz yönetiminin tuz vergisine karşı Gandhi’nin tuza (denize) yürüyüşü, baskıcı yönetimlere karşı geliştirilmiş kitlesel ambargo örnekleridir.

Sizi külfet sayıyorsa boykotunuza devleti de dahil edebilirsiniz. İster fiili, ister ekonomik, ister siyasi, ister psikolojik her ne biçimde olursa olsun iktidar saldırısına maruz kalan her yurttaş sözleşmesine uymayan devletle ilişkisini vergi mükellefi olarak yürütmek durumunda değildir. Örgütlü olmak, bir organizasyondan önderlik beklemeye gerek yok; her yurttaş harcadığı paranın nereye gittiğini, kimlere aktarıldığını, kimin çıkarına kimin aleyhine kullanıldığını hesaba katıp kendi usulünce ambargoya katılabilir.