Şimdi ve burada
BÜLENT USTA BÜLENT USTA

Cinayet haberlerinin ardı arkası kesilmiyor, bireysel ve toplumsal şiddet olayları… Suskun bir toplum kadar tehlikeli bir şey yok. Belirsizliklerin yarattığı kaygılar… Ekonomik krizden daha tehlikeli olan anlam krizi…

Yıllar sonra yeniden Kieslowski’nin “Üç Renk” üçlemesini izledim. Daha ilk filmin ortalarındayken, “Hayır, bu film, benim yıllar evvel izlediğim film olamaz” diyerek yerimden sıçradım. Yıllar evvel, filmin sadece detaylarını, duygusunu izlemiş olduğumu, hikâyenin kendisiyle hiç ilgilenmemiş olduğumu anladım. Sanırım o yıllarda yaşadığım hayat da öyleydi, bir labirentin içinde kaybolmuş gibi kitapların, filmlerin içinde dolanıp duruyordum. Küçük bir detay, o detayın zihnimde yarattığı imge, beni bütünüyle ele geçiriyordu. O zamanlar, yeterli deneyim ve birikimim olmadığı için belki de… Hikâyenin bütününü görebilmek için gerekli olan o mesafeden yoksundum. İnsan kendi zihnindeki labirentten çıkış yolu bulduğunda, dışarıda olup bitenleri daha iyi görebiliyor. Yazmak ve okumak da belki bu işe yarıyordur, kendi içimizdeki labirentten çıkış yolunu arama…

Üçlemeyi izlerken, bu toplumun bir bireyi olarak, aslında sürekli bir yas ortamı içinde yaşadığımı düşündüm. Yası yadsıma üzerine kurulu bir hayat, bütünü görebilmenin önündeki en büyük engel. Milyonlarca insanın şehirlerin meydanlarında toplanıp birbirlerine sarılarak ağladıklarını hayal ettim. O ağlamanın sonunda, yine birbirlerine sarılarak dans edebileceklerini…

D.H. Lawrence’ın “Ölen Adam” adlı kitabında vardı, insanların en çok tutkuyla istediği şey, izole edilmiş ruhlarının kurtarılması, bütünlüğün, uyum halinde yaşamanın devam etmesi… Dinlerin, ideolojilerin böyle bir etkisi yok mu? Psikoterapinin de hedeflediği bir şeydir bu, yüzlerce ekol ve yöntem, insanda o bütünlüğün nasıl sağlanacağıyla ilgilidir, içsel ve dışsal izolasyona son vererek. Günümüzde dinî fanatizmin artması, ırkçılığın yükselişi ve diğer olumsuzluklar, insanın tüketim toplumu içinde izole edilişinin bir sonucu değil mi?

Lawrence’ın “Canlı ve bir bedende olmamızın ve yaşıyor olmamızın sayesinde, tüm evrenin beden bulmuş hali olmamızın esrikliğiyle dans etmeliyiz” sözleri, “şimdi ve burada” olmanın mucizevi etkisini anlatır, geçmiş ve gelecekte değil, “şimdi”de yaşayabilirsek, tüm evrenin beden bulmuş haline döneceğimizi… “Şimdi”de yaşamaksa, ancak yas sürecini tamamlamakla, geçmişle yüzleşebilme cesaretini gösterebilmekle mümkün hale gelir.

John Fowles, “Zaman Tüneli”nde Lawrence’tan bahsederken, “dış dünyaya kirletilmiş bir camdan” baktığımız tespitini yapıyor: “Belli belirsiz ‘dinsel’ önyargılardan, çocukluğumuzda içimize işlemiş düşüncelerden oluşmuş bir sisin içinde yürürüz.”
Etrafımızı saran sis, daha da yoğunlaşıyor. Kirlenen camları temizlemekten ziyade, o kadar kirli ki artık, camı kırarak dışarıya bakabilmek, bakmaktan ziyade pencereden atlayıp hayata karışmak, temiz havayı derin derin soluyarak labirentin çıkış kapısına doğru koşar adım yürümek…

Fowles’un dediği gibi, “Dünyanın insan tarafı, yani bizim dünyamız çok hasta…” Bu hastalığın tedavisi, siyaset ve sanatla mümkün; ama aklı tutsak eden “siyaset ve sanat”la değil, “şimdi ve burada”, sisin ve labirentin içinden çıkış yolu arayarak…
Kieslowski’nin üçlemesini izledikten sonra, pencereyi açıp derin derin nefes aldım. Yıllar evvel izlediğimde bu filmleri, bir hüzün kalmıştı içimde, şimdiyse bir umut… Bilge Karasu’nun çevirisini yaptığı “Ölen Adam”ın son sözleri şöyleydi: “Alsın sandal, götürsün beni… Yarınla birlikte, başka bir gün, yeni bir gün gelecektir.”