Sinema camiası nasıl teslim alındı?-7
ZAHİT ATAM ZAHİT ATAM

hunde,die bellen,beißen nicht.

“İlkelerine bir kez olsun ihanet eden insan, hayat ile olan saf ilişkisini yitirir. Bir insanın kendine karşı hile yapması, onun, filminden, hayatından, her şeyinden vazgeçmesi demektir.” Andrei Tarkovski

“In the social production of their life, men enter into definite relations that are indispensable and independent of their will, relations of production which correspond to a definite stage of development of their material productive forces.

İnsan yaşamının toplumsal üretiminde, insanlar, kendi iradelerinden bağımsız ve kaçınılmaz olan, tanımlı ve belirli ilişkilere girerler, üretim ilişkileri insanların maddi üretici güçlerinin gelişme düzeyinin belirli bir aşamasına karşılık gelmektedir.” (Karl Marx)

Bu anlamda haftalardır sözünü ettiğimiz Zeki-Nuri ikilisinin bir dönem efsanelere konu olan ilişkisi bir kirli ilişkiydi ve her birisinin muradı ve ilişkiden beklentisi farklıydı: Kendi iradelerinden bağımsız ve kaçınılmazmış gibi olan ilişkiler bir suç ortaklığı üzerine kuruluydu. İlkinin çıkış noktası iktidardan korkuya dayanıyordu, ikincisinin muradı netti: Hırsızın malını çalan hırsız olma tutkusu ile yanıp tutuşuyordu.

Sansür

Ulu Hakan Abdülhamid Han’ın suretinde en karakteristik yönü burnuydu, burnu eğikti ve özellikle profilden bakınca insan doğal olarak hemen onun burnunu fark ediyordu. Osmanlı basını ve muhalifler istiare ve başka sanatlar ile Kızıl Hakanı nitelemek ve onu eleştirmek için kullanmasınlar diye, “burun” sözcüğünün her ne şekilde olursa olsun, basında kullanılması yasaklanmıştı.

Bu yasaktan yaklaşık bir yüzyıl sonra, adamın biri serbest girişim piyasasında tuzluk benzeri mutfak eşyalarını üretmeye karar vermiş. Bunun içinde tuzluğa kabartmalı bir şekilde göbekli, fırça bıyıklı bir aşçı şekli vermişti: Sonra bu tuzluk ve benzeri mutfak araç ve gereçleri toplatıldı, çünkü şekli Abdullah Öcalan’a benziyormuş. Sonuçta mahkeme kararıyla tuzluklar toplatıldı, olay mahkemeye yansıdı, yani dava konusu oldu.

Türkiye’de bazı şeyler gerçekten pek değişmiyor, onun için Yılmaz Güney’in ilk yazdığı öykülerden birisi “YASAKLAR HİÇ BİTMEYECEK!” idi.

1920’lerden itibaren Darülbedayi’nin başı olan Muhsin Ertuğrul’un basındaki eleştirmenlerle kavgası başlamıştı, gerçekten de Ertuğrul, evinde verdiği bir davette, suretini hiç bilmediği ve basında kendini ciddi olarak eleştiren bir yazarı, yeni tiyatro döneminin başlangıcı vesilesiyle verilen bir davette, tekmelemiş ve koşmuştu, yani fiziksel saldırıda bulunmuştu. Aynı Ertuğrul Türkiye’ye gelmeden, daha Almanya’da iken, o dönem yapılan kimi filmler için yazdığı eleştiri yazılarında, hakikaten hakaret içeren, milli gurur adına aşağılayan, filmin Türk milleti için utanç vesilesi olduğunu anlatan yazılar yazmıştı.

1950’li yıllarda Halit Refiğ başta Akis dergisinde Yeşilçam için önemli ve çok sert yazılar yazmıştı: Yeşilçam Kurutulması Gereken Bataklık idi ona göre. 1960’larda ise kendisi yönetmenlik koltuğuna oturunca, sektördeki en azılı eleştirmen düşmanlarından birisi olmuştu, Türk Sinema Şurası’nda eleştirmenlerin kovulması için vargücüyle çalışan üç yönetmenden birisiydi. Hatta Türkiye’de ilk kez başlı başına bir Sinema Yasası’nın çıkarılması olasılığını bile eleştirmen düşmanlığı nedeniyle elinin tersiyle itmişti. Oysa aynı Halit Refiğ 1950’li yıllarda yazdığı bir eleştiriden sonra, Memduh Ün’ü çok kızdırmış, Ün onu görürsem tepeleyeceğim demişti, ama zaman pek çok şeyin ilacı olduğu için daha sonraları dost olmuşlardı.

Son bir ay içinde gerek Nuri gerekse Zeki ile konuştum, ikisi de aynı bönlük ve haddini bilmeyen saldırganlık kozunu oynayarak “fena yaparım” kartını açtılar.

İkisinin de çok iyi bildiği şey şuydu: dediklerimin hepsi doğruydu, ikisi da masum ve hakkaniyet yanlısı bir yüzleşmeden kaçıyorlardı, ikisinin de tepkisinin özünde “deşifre olma” korkusu vardı.

Şunu net olarak ifade etmek isterim: yazdıklarım, net olarak gerçek insanlarla görüşmelere dayanıyor, ayrıca, filmlerinin kendilerinin bile yapamayacağı derinlikli analizinden besleniyor, son olarak ise benim en büyük tanıklarım bizzat Zeki ile Nuri’dir. Diğer insanlarla konuşmalarımdan edindiğim bilgiler tam anlamıyla benim çözümlemelerimi destekleyen bilgileri içeriyorlardı. Ben başkalarının dediklerinin sözcüsü ve yalancısı değilim, tam aksine, yalancıları deşifre eden ve sistemin analizini yapan insanım.

Velhasıl:

3. “Ferisilerin mayasından, yani ikiyüzlülükten kaçının. Örtülü olup da açığa çıkarılamayacak, gizli olup da bilinmeyecek hiçbir şey yoktur. Bunun için karanlıkta söylediğiniz her söz gün ışığında da duyulacak, kapalı kapılar ardında kulağa fısıldadıklarınız damlardan duyurulacaktır.” (Luka 12, 1-3)