Sinema sektöründeki derin kriz üzerine…
ZAHİT ATAM ZAHİT ATAM

Hayatımızı altüst eden faktörlerin başında, uzun erimli planlamalar yapmadan toplumsal yaşamı yönetmeye kalkmamız geliyor. Bu nedenle bir rahatlamanın hemen ardından ciddi daralmalar geliyor. Sektördeki sorunların en büyüğü yapımcı falan olmaması değil, tam tersine yapımcılığın devam ettirilmesine sağlayacak film projelerinin olmaması. Türkiye’de ödül alan ve kendisini “sanatsal” olarak sunan filmlerin önemli bir bölümü son derece başarısız ve hatta lüzumsuz film olmaları geliyor.

Türkiye’de sanat filmleri yapan yönetmenlerin bilgiçlikleri, yalanları ve hatta kasıntılıkları asap bozacak düzeyde. Oysa yaptıkları filmlerin sosyolojik değerleri son derece az, psikolojik derinlikleri ise kendi yanılsamalarını gösterecek kadar “cahillik” dolu. Etrafta “alim” diye gezen epey cahil var, bu insanların toplumda rol modeli olması ve elbette “sanatı” temsil etme çabaları, onları iyi tanıyan ve filmlerini derinden gören insanlar için “acuze” durumlar oluşturuyor.

Entelektüel denilen kimilerinin gerçekten “cahilliklerini” ortaya çıkaran konuşmaları unutmaya meyilli olması ve dahası bu insanların hiçbirinin esastan fikir ve estetik insanı “makalelerinin” olmaması tuhaf ve artık gelenekselleşmiş bir durum. Filmlerinin gişelerinden utanç duymamaları da onlardaki “kişilik” özelliği gibi duruyor. Evlerindeki tuhaf ödüllerden aşırı haz duymaları, tenekesever olmalarından başka neyi gösteriyor.

Bu anlamda diyeceğim net: Türkiye’deki sinemanın net krizinin en açık nedeni, “taşıma suyla değirmen dönmez” iktisadi doktrine dayanıyor. Bakanlık desteği, bir tür susma ve apartanlar için vitrinde durmanın bedeli niyetine “haraç” olarak veriliyor bu insanlara. Bu insanların bir de bakanlık desteklerinden şikayet etmeleri, haksızlığa uğradıklarını söylemeleri aslında gülünç bir durum, çünkü gerek bakanlık destekleri ve gerekse festivallerin altın kese ödülleri için denilebilecek en açık şey şu: Buradan gelen para ile yapılan filmlerin büyük bölümü sadece çöp.

İşin en acı tarafı ise, sektörde diğer çalışanların durumu. Onların durumu korkunç, çünkü iş bulamadıklarında, şu ya da bu olay sonrasında sektörün dışına sürüklendikleri hayatları tam bir açmaza giriyor.

Türkiye korkunç bir iktisadi ilişkiler içinde olan bir toplum: Toplumdaki alışverişin en açık özeti, aslında “dostlar alışverişte görsün misali” olarak yapılıyor. Bunun sonucu, yani hakikaten dişe dokunur film yapmamanın bedeli ve sonuçları çok ağır. Düşünün şimdi, yaklaşık yirmi milyon insan şu ya da bu şekilde gösteri yapıyor, dünya televizyonları canlı yayına geçiyor, Avrupa’daki Türkiye’den giden insanlara Avrupalılar ilk kez sempati besliyorlar, eylemler aylarca sürüyor, ne oluyor sonuçta: Sinemacılar Parkta çadır kurup, hatıra fotoğrafı çektiriyorlar. Ne filmler ne romanlar ne de diziler bu günleri anlatıyor. İşte bakanlık desteklerinin hiç dile gelmeyen sonuçlarından birisi bu, yeterince korkunç ve yeterince düş-kırıcı.

Bir terzinin sözleri bile onların çıkışlarının tümünden daha açık daha dürüst ve daha net ve daha kimliğini daha yaşamını ortaya koyacak şekilde. Şimdi o terzide gitmeye çalışıyor, çünkü yalnız ve çünkü yalıtılmış.

Sinema sektöründe yönetmenlerin artistlik şovlarına değil, tam anlamıyla, meslek örgütlerinin durumuna bakarak sektörün halini görürseniz, daha net daha tam sonuçlara ulaşırsınız.

Şu koşullar altında sinema Türkiye’de iktisadi kriz içinde diyemeyiz: Tam aksine sinemamız bir meşruiyet krizi içinde, çünkü varlık nedeni belli değil, ne hayali ne hedefi ne de meşruiyeti var.

Siyaset için çok kısaca şu denilebilir: Bu vatana nasıl kıydınız?

Sinemacılar için çok kısaca şu denilebilir: Bu kıyıcıların suyuna nasıl gittiniz?

Hiçbir durum değerlendirmesi, hiçbir bütünü tanımlayıp sistemi deşifre eden çıkış ve hiçbir toplu duruşun olmadığı sektörde, at iziyle .. izinin birbirine karıştığı dönemde, Sanatın kendisi de meşruiyet krizi içinde. Buna bir kimlik bunalımı denemez, tam aksine varlık bunalımı, varlığa anlam bulamama krizi demek daha doğru olur.