Sinema sokağa çıkıyor
SEVİN OKYAY SEVİN OKYAY

Evde oturan insanın kültür-sanat yazısı yazması, kitaplara odaklanmıyorsa çok zor. Oysa sevindirici haberler var. Örneğin, 11. yılını kutlayan ve bitmek üzere olan D-Marin Turgutreis Uluslararası Klasik Müzik Festivali ya da 4-6 Eylül tarihlerinde Haliç Kongre Merkezi’nde gerçekleşecek olan ArtInternational gibi. D-Marin’in, İstanbul Müzik Festivali ve Gümüşlük Festivali’nin ardından, seçkin programıyla klasik müzik sevenleri bir kez daha sevindirdi. Özellikle, Türkiye’ye ilk kez gelen şef Charles Dutoit yönetiminde İngiliz Kraliyet Filarmoni Orkestrası ile Rus piyano geleneğinden gelen Denis Matsuev’li açılış konseri uzakta olanları kıskandırdı. ArtInternational’ı ise geçen yıl (tabii gene topallayarak ve Uğur Yüksel’in lojistik desteğiyle) izlediğimde, heyecandan öleceğimi sanmıştim. Ne kalabalıktı o öyle. “Keşke bir hafta olsa!” demiştim.

Ama evinden pek çıkamayan biri, sokağa çıkma haberleriyle de heyecana kapılabilir. Benim için de öyle oldu. Eskişehir’de Odunpazarı Belediyesi’nin yaz akşamları için bir alternatif olarak “Sokağa Çıkın Sinema Geliyor!” başlığıyla başlattığı yazlık sinema gösterimleri, çocukluğumun ve ilk gençliğimin yazlık sinemalarını hasretle hatırlamama yol açtı. Gerçi bu konuda, araştırma sahibi arkadaşlarım kadar bilgim yok ama sağlam anılarım var.

Yirmili yaşlarıma kadar, hayatım Beşiktaş ve Kartal Maltepe arasında ikiye bölünmüştü. Yazları birkaç ay Maltepe, onun dışında Beşiktaş. Maltepe deyince aklınıza bugünün semti gelmesin. Daha çok, bazı sayfiyecilerin de itibar ettiği bir balıkçı köyüydü, harikuladeydi. On üç yaşında eşek kadar kızken, Muzaffer ağbi ile Yaşar ağbinin oklu at arabalarıyla pazardan geçişimi hatırlarım da, maşallah yani! Maltepe’de sinemaya daha çok annemlerle, ama bazen de Aral ağabeyimin (GS’li ve milli voleybolcu Aral Sürek) kuyruğundan ayrılmamaya çalıştığım için onun grubuyla giderdim. Çok eğlenceliydi, çok.

Küçük semtimizin iki + bir sineması vardı. Sahilde, yabancı film oynatan ve sanki daha kültürlü seyircilere hitap eden Yalı Sineması ile tren yolu geçidinin üst tarafındaki Türk filmi oynatan Mehtap Sineması ve asansörle çıkılan nefis manzaralı teras sineması Çeliktaş (o sonradan açılmıştı). Mehtap’ta iyi filmler de görmüşümdür ama, nedense aklımda en fazla Saltuk Kaplangı’nın başrolünde oynadığı ve arka sıramızdaki inşaat işçisi arkadaşların, sevgilisine göz dikmiş rakibinin peşine düşen çobanı “Ha ulan Ali!” diye teşvik ettikleri “Çoban Ali” filmi kalmış. Yalı Sineması ise, tam bir sayfiye yazlık sinemasıydı. Daha çok, ileriki yıllarda ayağımızın alıştığı Caddebostan-Şaştınbakkal hattı sinemaları gibi: Budak, Çiçek, Ozan, Kınay, Serdar. Hiç unutamadığım Kalamış Sahil ile Kızıltoprak civarının sinemalarını da bu karşı taraf mini listesine ekleyelim: İkizler, Toraman, Yoğurtçu Park.

Ama sinemaları konusunda asıl uzman olduğumuz semt, Beşiktaş’tır. Suatpark, Gürel ve Beşiktaş Bahçesi ya da Basri Bey’in Bahçesi. Kimileri Kamburun Bahçesi de derdi ama, bizim evde böyle bir şeyi telaffuz edenin sonu iyi olmaz. Basri Bey’in Bahçesi, içlerinden bugüne tek kalanıdır. Bir tür ‘konsept bahçe’ oldu: lokanta, çay bahçesi, kahve, bir bölümü otopark. O ve Gürel, küçük havuzları olan yemyeşil sinemalardı. Haftada iki kez programları değişirdi, yani her akşam sinemaya gidebilirdin. Suatpark’ta daha çok Türk filmi oynatılırdı. İki film bir şov bir lira. Ne günlermiş!

Bu yıl SİYAD sayesinde “Casablanca”yı izlediğimiz Büyükada Lale Açık Hava Sineması’na da bu vesileyle sevgilerimi yollarım.