Sırlar ve umut
BÜLENT USTA BÜLENT USTA
Şehir ters dönmüş debeleniyor, çöken üstgeçitleri, boşluğa düşen asansörleri, tutuşan otobüsleriyle… Uyanmış olmanın istenmeyeceği sabahlar çoğalıyor yüzde 965 artışla…

Şehir ters dönmüş debeleniyor, çöken üstgeçitleri, boşluğa düşen asansörleri, tutuşan otobüsleriyle… Uyanmış olmanın istenmeyeceği sabahlar çoğalıyor yüzde 965 artışla… Ama uyanıyoruz, giyinip yollara düşüyoruz, şimdilik her şey yerli yerinde. Ezidilerin yollara düşmesine benzemiyor yolculuğumuz, çünkü çoğu zaman toplu halde değil, teker teker, azar azar ölüyor, öldürülüyoruz…

Böyle devam edemeyeceğini yönetenler de biliyor, çünkü sırlar yok edilemez, saklanır en fazla, sonra düşer asansör, çöker maden ocağı, bütün sırlar saçılır ortalığa. Beynimizi istila etmesi, sırların üzerini örtmesi için üzerimize boca edilen fikirler, görüntüler yetmez olur artık, uyarıcı fazlalığı sinirsel dürtülerin ve devrelerin çeşitliliğini alabildiğine arttırmıştır çünkü; toplu halde görülen halüsinasyonlar, düşen o asansör gibi taşıyamaz olur onca yükü. Asansörün varlığı sorgulanmaz genellikle, neden bozulduğu daha önemlidir, hep öyle olmuştur. İnsanları düşeceğini bile bile bozuk asansörlere bindiren, güvenli olmadığı halde yüzlerce metre yerin altındaki maden ocaklarına indiren yoksulluk diye bir şey var, hani doğal bir şeymiş gibi düşünülen, hep varolagelen yoksulluk… Bozuk asansörlerle, sömürülen emekle, işçilerin canıyla inşa edilen 4 milyon dolarlık rezidansları yaratan yoksulluk…

Eski düzenin devamını sağlayan, sırlar ya da o sırların saklanmasında çok, sırlarla nasıl baş edileceğini bilemeyişimiz aslında. Kolektif tutsaklığın nasıl oluştuğunu ve işlediğini bilmeden, radikal öznelliğin önünü açacak eylemlilikler ve fikirler üretmeden, sırların ifşası toplumsal düzenin değişimine etkide bulunmuyor, bulunmayacak…

Sokağımızın en yaşlı kedisi Fişek’le, geçen gece, aniden, rüzgârsız iri damlalar halinde dökülen yağmur yüzünden balkonuma sığındığı zaman, ters dönmüş debelenen hayat üzerine konuştuk biraz, yağmur dinene kadar. Aslında konuştuk dediğim şey, sözcüklere dayalı bir iletişim değildi, ancak bir kediyle yaşamış olanların bilebileceği bir konuşma. Dedi ki bana, sokağın akışı gibi değişiyor her şey, insanlarda gözlemlediğin o tuhaf neşe ve umursamazlığın hüzünle ilişkisine bak, köklerinden kopmuş bir şimdide yaşıyor olmanın getirdiği. Kendi içlerine kaçtığı için insanlar, umursamazlaşıyorlar; dünyayı değil, kendilerini daha çok sevdikleri için. Bir şeylerin kötüye gidiyor olmasında gizliydi umut; nedeni ve sonucuydu. Böyle düşünerek içimi rahatlatacak değildim, ama her şeyin bize göründüğü gibi ya da hissettiğimizden kadar kötü olmadığı konusunda hak da veriyordum ona. Geçmişten daha kötü değildi bugün yaşanılanlar, çünkü geçmişte bugünkü kadar ifşa edilmiyordu hiçbir şey, her şey daha çok sırdı, daha az politikti. Şimdi en azından hakikatin karmaşıklığından haberdar olanlar var ve o karmaşıklığı sade bir yaşam hayaliyle çözmeye çalışan, bostan yaparak, ağaç dikerek yaşamı değiştirebileceği düşünen, dünya sevgisiyle dolu olanlar... Risk hesabı yaparak mutlu bir hayat sürülemeyeceğini anlayan, insanları birbirine bağlayan dayanışmacı bir umudun varlığına ihtiyaç duyanlar olduğu sürece, Fişek’in umutsuzluğa kapılmaya niyeti yok.

Javier Marias’nın “Yarınki Yüzün” adlı romanında, korkuya dair söylediklerini düşündüm, yağmur yeniden başladığı zaman: “Korkuya alışmalısın. Korku dünyanın en büyük kuvvetidir. Korkuyu yenmek için mücadele etmek ya da ona teslim olmak yerine, o korkunun içine yerleşip ona kendini alıştırmalısın. Kuşatıldığın korkudan yararlanmayı öğrenmelisin.” Aynı şey, umutsuzluk için de düşünülebilirdi, ters dönmüş debelenen bu hayatta başka türlü yaşamak mümkün değil…