Sırrın donu
ATTİLA AŞUT ATTİLA AŞUT
MİT-Yargıtay- Çakıcı hikâyesinden olsa gerek. Deniz kenarında herşeyini çıkarmış, bir donuyla kalmış çocukluğumu yaşıyorum yine. Susurluk günlerinde de....

MİT-Yargıtay- Çakıcı hikâyesinden olsa gerek. Deniz kenarında herşeyini çıkarmış, bir donuyla kalmış çocukluğumu yaşıyorum yine. Susurluk günlerinde de aynıydı ruh halim. Denize dalıp üstümde kalmış o don parçasını da çıkarıp sularla oynaşan gerçek özgürlüğümün o dayanılmaz hafifliğini hasretlerim böylesi sır yüklü günlerde. Çıplaklığı özlerim... Saf çıplaklığı.

Şu sıralar, yine birileri "ser verip sır vermeyen yiğif'i oynuyorlar. Kendilerine "devlet adamı" sıfatını yakıştırmış olanların çoğu sanki o "susurluk susturucularından birer adet dillerine takmış sessiz sessiz ateşliyorlar. Olanı biteni bilip de "susma" ile "susmama" arasında cambazlıklar sergileyen tüm diğerleri gibi bir yandan sessiz atışa devam ederken, bir yandan da "böyle olmaz canım, her şey açıklanmalı" diyerek hiçbir şey açıklamayan ikircik tavırlarını sürdürüyorlar.

Devlet adamlarımız "açmam, açamam, söyleyemem" makamında ağır ağır eğleşirken, halk "susma, sustukça sıra sana gelecek" diye mırıldanıyor kendince.

"Her devletin birtakım sırları vardır, ne yapalım, bu her yerde böyle" gibisinden garip bir savunma ise, neredeyse "aç aç aç" diye feryat eden demokratların (ya da demokrat gözükenlerin) satıraralarında bile sırıtıyor.

Devlet kendi sırlarını ancak aradan yıllar geçtikten ve toplumun artık bu sırları anılarda ilginç nostaljiler olarak kabul edebileceği bir konuma erişmesinden sonra gıdım gıdım açıklıyor. Bunun yanı sıra hiç açıklanmayan sırlar ise elbette hep oluyor. İşte bu hiç açıklanmayan sırlar üst üste birikerek devletin zırhını oluşturuyor. Oysa bu zırh devletin kabuk bağlamış yarasının ta kendisi.

"Açıklanmaması gereken hususları açıklamayı, devlet adamı ciddiyetimle bağdaştırmam" diyor devletlü.Peki de, sır saklamayı devlet adamlığının erdemi olarak kabul eden zihniyet, kendisine yönelik tehditleri çözebilmek ve bertaraf etmek için geleneksel ve ithal sır çözme metotlarını "işkenceyle insanları öttürme"de pervasızca kullanıyorsa ve o alçak metotların devlet sırrı olarak kalması için inatla çabalıyorsa, "insan hakkı"nın olmadığı noktada "devlet hakkı" olarak görülen bu sır saklama anlayışını kim yargılayacak, hangi metot çözecek?

Ya da, devlet sırlarına sahip olma ayrıcalığı devlet adamı yapıyorsa insanı, "Devlet adamı olma hakkı sadece size mi ait? Herkese açıklayın da, herkes de ersin devlet adamlığına" diye sormayacak mı bu halk? Ama asıl komedi devletin sır diye sakladığı olayın cümbür cemaat herkesin dilinde olması. Devletin ağzı ne denli sıkıysa, halkınki o kadar gevşek. Her şeyi görüyor, her şeyi biliyoruz aslında ve parmağımızı uzatmış haykırı-yoruz çocuk saflığımızla... "Aaa... Kral çıplak... Kral çıplak" Artık bildiklerimizi, bilmediğimiz flaşlar olarak her sabah gazete sayfalarında, her akşam televizyon ekranlarında, "Arkası yarın" mükerrerliğinde yutturmalarından sıkıldık. Sivil örgütleriyle, medyasıyla ve demokrasiye susamış kesimleriyle artık hepimiz bir hukuk devleti ve temiz toplum arzuluyoruz.

Bunun için devletin öncelikle sırlarından arınması gerekiyor. İşte MİT-Yargıtay-Çakıcı ilişkisinde de neredeyse artık sır mır kalmadı. Kala kala bir sırrın donu kaldı. İndirin onu da aşağı. Hey gidi çocukluğum benim... Hey gidi masum çıplaklığım.

(Bu yazı 26 Ağustos 2004 tarihinde BirGiin gazetesinde yayınlanmıştır.)