Sırtımızdaki sinir düğümü
RAHMİ ÖĞDÜL RAHMİ ÖĞDÜL
Yerleştik ve kudretimizi temsilcilere devrettik; ne bedensel ne de zihinsel olarak yürüyebiliyoruz artık

Suda yaşayan kimi canlıların, insanın yeryüzündeki serüvenini andıran hayat evreleri vardır. Göçebe olarak başladıkları yaşamlarını yerleşik olarak bitirirler. Türkçede deniz fıskiyesi olarak bilinen omurgasız canlı da böyledir. Yumurtadan çıkan larvalar suda hareketli, göçebe bir hayat sürerken, daha sonra kaya yüzeyine yapışarak yerleşik yaşama geçer ve hayatlarının sonuna kadar yapıştıkları yerde kalırlar. Göçebe evrede gelişmemiş olsa da beyinleri vardır; beyin, kuyruğa kadar uzanan ilkel bir omurilik vasıtasıyla hareketlerini olanaklı kılar. Yerleştikleri andan itibaren beyne ihtiyaçları kalmamıştır, beyinlerini saniyeler içinde yer ve sindirirler. Beyin yerine sırtlarında sadece bir sinir düğümü kalmıştır.

Çok tanıdık bir hikâye. Kaya yüzeyine tutunur gibi kimliklerine tutunanları ve tutundukları kimliklerle kendilerine getto inşa edenleri getiriyor akla. Ama biliyoruz ki kimlik denilen şey iktidarın yakalama aygıtlarıyla inşa ediliyor.

Muhalefet de iktidarın ürünüdür

Kullandığımız, yediğimiz her şeyle yakalıyor iktidar bizi ve bunlarla kendimizi kimlikli özneler olarak kurdukça iktidarı yeniden üretiyoruz. Ve öznenin tutarlı olması gerekiyor. Fakat tutarlı olalım derken iktidarın siyasal hamleleriyle oradan oraya savruluyoruz. Ve kendimizi portakalları bıçaklarken, Çinli yerine tüm çekik gözlüleri döverken ya da dolarları yakarken bulabiliyoruz. Bunlar normal şeylerdir. İktidarın üretildiği norm alanından sıradan görüntüler.

Asıl şaşırtıcı olan kendilerini muhalif olarak adlandıranlar ve iktidarın hamleleriyle ordan oraya savrulandır. Ama şaşırmamak gerek. Muhalefet de iktidarın ürünüdür; her ikisi de insanların iradelerini gasp ederek işliyor ve her ikisi de irade ticareti yaparak hayatta kalabiliyorlar. İrademizi hiç tanımadığımız temsilcilerine devrettikçe kudretsiz kalıyoruz ve kaderimizi onlar belirliyor. Bu oyunda oyun kurucu iktidardır, muhalefet de oyun kurucunun kurduğu oyuna göre oynuyor. Başka bir oyunun mümkün olabileceği ne yazık ki gelmiyor aklımıza: Kudretimizi hiç kimseye devretmediğimiz, kudretli varlıklar olarak birbirine dokunan, birbiriyle konuşan, birlikte düşünüp birlikte karar alanların oyunu. Ve kudretli varlıklar olarak kendi mekânlarımızı örgütlemek zorundayız.

Mekân, şeylerin dağılımına yarıyor. İnsanların ve nesnelerin bir mekân içindeki dağılımları politikadır. Ve iktidar durmadan mekânı düzenleyerek, şeyleri yerinden edip yeniden yerleştirerek işliyor, çünkü oyun mekânda geçiyor: “Siyasi iktidar mekâna hâkim olur ya da hâkim olmayı amaçlar” (Henri Lefebvre). Ve bizler iktidarın kurduğu mekân düzenlemesinde edilgin nesneleriz, modüler parçalar. Konutlarımızdan tutun da sokaklar, caddeler ve meydanlar iktidarın oyun alanlarıdır. Ve günümüzde aynı olanların bir araya getirildiği ve farklı olanlarla temasın kesildiği bir mekân örgütlemesinde yaşıyoruz; ilişkisizliğin mekânları. Ve koliler gibi her yere taşıma bantlarıyla (taşıtlar, yürüyen merdivenler, asansörler) taşınıyoruz; yürümeyi ve yürürken olmadık şeylerle karşılaşmayı ve aralarında yeni bağlantılar kurarak anlam dünyamızı genişletmeyi unuttuk.

“Yürüyelim arkadaşlar!”

Yerleştik ve kudretimizi temsilcilere devrettik; ne bedensel ne de zihinsel olarak yürüyebiliyoruz artık. Yerleşince, tıpkı deniz fıskiyesi gibi hem kendi beynimizi hem de toplumsal bedenin beynini yiyip sindirdik. Geriye sırtımızda bir sinir düğümü kalmıştır. Bu sinir düğümü doğrudan oyun kurucuya, iktidara bağlı, düşünemiyoruz. Oysa beyin, beyindeki sinir hücreleri arasında henüz var olmayan bağlantıları kurdukça, yürüdükçe gelişir. Toplumsal bedenin beyni de şeyler arasında henüz var olmayan yatay bağlantıları icat ettikçe ve birlikte düşündükçe gelişebilir ancak. Her ikisi de şeyler arasındaki yürüyüştür ve toplumsal mekân da yürüyerek kurulur. O zaman “Yürüyelim arkadaşlar!”