Sistemik yanlılık
25.12.2016 09:53 BİRGÜN PAZAR
Ne Alevi ne Sünni partisi tanımı yapmaksızın, siyasetin önümüze getirdiği açık nefret ve ayrımcılığa karşı şu ne der, bu hangi yaftayı yapıştırır demeden adalet ve hak arayışında olmalıyız. Cesaretle dile getirmeli, karşısında dimdik durmalıyız yaşanan haksızlıkların

ZEYNEP ALTIOK AKATLI - CHP Genel Başkan Yardımcısı

“Hangi suç taşır cezasını yanında ?
O suç ki insanın tenini yadsımasında.”*

Bugün Erdoğan’ın mezhepçi söylemi ve yerleşik Esad öfkesini adeta kişiselleştirerek yürüttüğü dış politika sonucu savaş kapımızda. Cumhuriyet’i ele geçirmek için bir siyasal İslam rejimi inşa ederek o rejimin “tek sahibi” olma hırsı yetmiyor bizim Cumhurbaşbakanı’na. ‘Yetmez ama evet’ Ortadoğu'nun şahı olmak gerek. Bu uğurda verilmeyecek taviz, kurban edilmeyecek can da yok. Üstelik yaratılan cehalet nasılsa hafızaya düşman. Dün dediğini bugün değiştirmenin, dün kükrerken bugün kuyruk sallayıp, yele okşatmanın ahlakını, tutarsızlığını, aczini sorgulayan da olmayacak. Dün Suriye’de selefi cihatçılar olanca barbarlıklarıyla kafa keserken, çocuklara kıyarken bu ülkenin iktidarı onları “öfkeli çocuklar” diye tanımlıyordu. Müslüman Kardeşler Örgütü'nün zaferi için ilaç yardımı kisvesi altında MİT tır'ları ile silah teslim edenler, evi barkı yerle bir olan mültecileri barındırmak için kurulan kamplarda ÖSO militanlarını ağırlayanlar, nice kirli ilişkiler sürerken kılı kıpırdamayanlar bugün “Halep’te katliam var” çığlıkları ile ortalığı ayağa kaldırıyor.

Dün Rus Büyükelçiliği'ni saran sarıklı, kadayıf sakallı cihatçılar, OHAL’e rağmen serbestçe gösteri düzenliyordu.

Ankara’nın kalbinde devletin polisi Rus Büyükelçisini katledince Putin, ‘kardeş’e; Suriye’yle ilgili bugüne kadar ağzımızdan köpükler saçarak verdiğimiz gözdağı ve iddialı çıkışlar ise kederli taziye ve teslimiyet mesajlarına dönüşmüş, ne gam. Nasılsa toplumsal hafıza yok, nasılsa okuyan yok. Sağır kulağa fısıldayanı, köre anlatanı tutuklamak, bağımsız medyayı kendi propaganda aracına dönüştürmek, sorgulayıp hak arayanla da bağımlı yargı yoluyla hesaplaşmak yeterli. Tek adam olmak hangi koşulda kendi çıkarı neyi gerektiriyorsa onu buyurmak, buna karşı çıkanları da derdest etmek, demek nasılsa. İşte bugünlerde iktidar bu ‘fiili duruma resmiyet kazandırmak’ gibi şuursuz bir gerekçeyle Cumhurbaşkanlığı sistemi garabeti için Anayasa değişikliği aldatmacası bir rejim değişikliği peşinde. Başkaca hiçbir derdi, sorunu yok!

Bu noktaya gelene kadar siyasal İslam’ın gücünü şiddetten alan ayrımcı ve kendinden olmayanı ezen, yok eden anlayışı ile güzel ülkemizi bölünmenin eşiğine getiren tutumu bizi “başkasının savaşının” ortasına atıverdi.

Askerlerimiz yaşamını yitirirken gözler kör, kulaklar sağır. Daha hükümetten, bakanlardan, vekillerden “keşke ben şehit olsam”, “ne mutlu sana oğlun şehit oldu.”, “vatan uğruna ölmek şereftir” benzeri açıklamalar gelmedi. Şükür “iki askerden bir şey olmaz”, Şu halime bakın perişanım günlerdir aynı gömlekle şehit cenazelerindeyim” diyen bakan yok. Olmayacağının garantisini veremesek de buna şükredecek pozisyondayız.

Bu yazıyı 86 yıl önce bu zihniyetin boğazını keserek öldürdüğü aydınlanmacı, laik öğretmen Kubilay’ın ölüm yıldönümünde yazıyorum. Aynı zamanda 19 Aralık günü başlayan ve 26 Aralık gününe kadar süren Maraş Katliamı’nın 38. Yıl dönümü. Cumhuriyet tarihinin en büyük katliamlarından biri olan Maraş Katliamı sonucunda resmi rakamlara göre 111 insanımız öldürüldü, 1000’in üstünde insanımız yaralandı. 550 ev, 290 iş yeri yakıldı ve yağmalandı. Maraş Alevi toplumunun önemli bir bölümü göç etmek zorunda kaldı veya göçe zorlandı. Maraş Katliamı kinin, nefretin, dini ve milli değerler üzerinden yeniden üretilen siyasetin, düşmanlığın, hedef göstermenin ağır bir sonucu olarak utanç tarihimizde yerini aldı. Katliamda sorumluluğu bulunanlar ya cezalandırılmadı ya da hafif cezalarla kurtuldu. Tıpkı Sivas Katliamı avukatlarının siyasette ve bürokraside yükselmeleri gibi, Maraş Katliamı’nda sorumluluğu bulunanlar da aynı şekilde yükseldi, siyaset ve bürokraside paye aldı.

Ne yazık ki bundan 38 yıl önce Alevi toplumuna yönelik kullanılan ayrımcı dil, nefret söylemi bugün de iktidar partisi eliyle varlığını aynı şekilde muhafaza ediyor. Alevi toplumu canlı yayınlara çıkan, üniversitelerde kürsü verilen, gazetelerde köşe yazdırılan insanlar tarafından açıkça tehdit ediliyor, hedef gösteriliyor. Bugün Alevi toplumunun eşit yurttaşlık mücadelesi siyasal iktidarın tekçi ve gerici zihniyetinin saldırısı altında. Dün iktidarla terörist bir yapının kurduğu ittifak kamudaki, yargıdaki, ordudaki Alevi yurttaşlarımızı fişlemekle meşgulken, bugün siyasal iktidar mülakatlar aracılığıyla Alevi yurttaşları kamu kurumlarının önünden bile geçirmemeye özen gösteriyor. Okullarda siyasal iktidarın yöneticileri, seçtikleri kitapları, ekledikleri dersleri, dayattıkları müfredatlarıyla yürütülen gerici ve çağdışı eğitim, en çok Alevi çocukların üzerinde baskısını hissettiriyor. Yaratılan bu tablo, kültürsüzlüğün, duyarsızlığın, anlayışsızlığın, hoşgörüsüzlüğün de başlangıç noktasıdır. Hoşgörülecek bir şey de yok aslında. Eşitlik ve adalet hoşgörü ile çelişir. Katliamlarda can verenler adaletle buluşmadığı için ayrımcılık olanca ağırlığıyla palazlandı. Can almalar, öldürmeler; körüklenen nefret ve hedef göstermeler ile bir kibrit çakımı mesafede bugünlerde.

İnternette Maraş Katliamı ile ilgili bilgilere ulaşmak için arama yaptığınızda en yaygın kullanılan bilgi sitelerinden Vikipedi’de ilgili madde şu “uyarıyla” (!) başlıyor:

“Bu maddede belli bir etnik grubun bakış açısının ağırlıkta olduğu bir tür sistemik yanlılık sorununun bulunduğu düşünülmektedir. Maddenin evrenselleştirilmesi ve uygun hâle getirilmesi için lütfen tartışmaya katılınız.”

Tek dil, tek bakış ve tek gerçek işte tam da bu “sistemik yanlılık” ile örülüyor. Maddede yazanları okuduğunuzda her gün kitleleri hedef gösteren Tayyip Erdoğan’ın sıradanlaşan nefreti kadar bile yanlılık bulamazsınız. Bu akıl 2011’den beri ölen sayısız bebek ve insan için söylemediğini şimdi Halep cihatçılardan temizlenirken haykıran akıl. Yine internette dolaşmaya devam edelim. Girin Deniz Feneri Derneği’nin sitesine karşınıza kocaman “Halep için yardım” çağrısı çıkacak. Bu derneğin yolsuzlukları ve iktidarın açık destek ve müdahalesini hep beraber yaşadık. Derneğin yöneticileri Almanya’da yargılanır, ceza alır, mal varlığı kamuya aktarılır ama bizde yandaş vakıflar, cemaatler tarikâtler ellerini kollarını sallayarak para toplar. Yakılan askerlerimizle ilgili haberlere, teröristlerin patlattığı bombalar ile ilgili haberlere, sosyal medyaya, internet sitelerine erişim yasağı, kapatma kararı çıkar ama bu vakıfların sitelerine erişim kolaydır, hatta onlar size ulaşırlar SMS mesajlarıyla özel telefon hattınıza, hayatınıza düşerler. Alevilere yönelik katliamlarda ismi öne çıkan faşistler devlet tarafından korunur ve terfi ettirilir. Maraş Katliamı’nın öne çıkan isimlerinden Ökkeş Kenger (Şendiller), Esat Bütün; Sivas Katliamı’nda Temel Karamollaoğlu, Şevket Kazan; Gazi Katliamı’nda Necdet Menzir gibi kamuoyunun bildiği isimler milletvekili ve hatta bakan bile olmuşlardır. 10 Ekim Ankara Gar Katliamı’nın hemen ardından yaralılara, kurtulanlara, yıldönümünde anmak isteyenlere, Sivas Katliamı Davası zaman aşımına uğradığında mahkeme önünde bekleyen acılı ailelere gaz sıkılırken cihatçılar üç hilalli bayraklarıyla konsolosluk kuşattığında asayiş berkemaldir. Bizim 10 Ekim ve 10 Aralık Katliamı için içimiz aynı acıyla yanarken, Halep’te veya Filistin’de, İsrail’de ölen her çocuğa yüreğimiz dağlanırken bu ülkede iktidar olanlar katliam ayırır, şehit yarıştırır. İnsanlık suçlarında zaman aşımı için Başbakan “Hayırlı Olsun!” diyebilir. Bu ülkenin hiçbir acısı için anma etkinliği yapmayanlar Hocalı için, Halep için kampanyalar, gösteriler düzenler. Ölen, öldürülen Kürtse, Aleviyse, sosyalistse, Roboski’de olduğu gibi “figüran”dır.

Bu yaygın sistemik yanlılık topluma sirayet eden bir aymazlıkla önümüze dikiliyor. Kimlik siyaseti yaparak, şehitlik üzerinden milli ve dini duyguları suiistimal edenlere karşı Alevilerin, Kürtlerin, Ermenilerin hakkını savunmak, eşit yurttaşlık için siyaset üretmek de artık “kimlik siyaseti” olarak algılanır hale geliyor. Ülkenin bir yanı diğerine karşı yıllardır bu “sistemik yanlılık” üzerinden inşa edilen nefretle bakıyor diye bu nefrete neden olan zorbalığı dile getirmek “toplumun bir kesimini rencide etmek” olarak tanımlanabiliyor kolaylıkla. Toplumu bölmemek için ezilenin, yakılanın, ayrıştırılanın yaşadıklarını siyaset gündemine taşırken daha (!) özenli bir dil kullanmak gerektiği düşünülebiliyor. Tutuklanan Kürt milletvekillerine, Eşbaşkanlarına ziyarete gitmek, yakılan yıkılan Kürt kentlerine el uzatmak, hatta söz söylemek bile suç. Çatışmasızlık istemek, barış istemek “teröristlik” yaftası yer diye bu temkinli dil el yükselterek “temkinli hak savunma” haline dönüşüyor. Barış diyebilmek bile sorgulanır hale geliyor. "Barış PKK’nın söylemi" deniyor, “barış dersek onların söylemini benimsemiş oluruz’ kaygısı susturuyor bizi, etkisizleştiriyor sözlerimizi, hislerimizi, isyanımızı. Maraş’ta, Çorum’da, Sivas’ta, Gazi’de, Gezi’de, Suruç’ta, Ankara’da yakılan, kesilen, öldürülen insanları unutmamak için bir araya gelenlerin buluşmaları engelleniyor. Bugün Maraş’ta olduğu gibi! Sanki Aleviler bir kez olsun Müslüman katliamı yapmış, nefret üretmiş gibi havuz medyası “Alevi Partisi” yaftası yapıştırıyor diye CHP’nin Alevi Partisi olarak anılması toplumun diğer kesimlerini küstürmemek adına kimilerimizde bir sistemik yanlılık, temkinlilik, kaygı yaratabiliyor. Oysa olanca kalabalık örneğe rağmen Sünni partisi/leri olmak üzerinden temkinli davranan yok, kaygılanan hiç yok!

Ne Alevi ne Sünni Partisi tanımı yapmaksızın, siyasetin önümüze getirdiği açık nefret ve ayrımcılığa karşı şu ne der, bu hangi yaftayı yapıştırır demeden adalet ve hak arayışında olmalıyız. Cesaretle dile getirmeli, karşısında dimdik durmalıyız yaşanan haksızlıkların. Gücün, baskının şekillendirdiği yaşamın, siyasetin gereğine göre şekil alan değil dönüştüren olmalıyız. İzah edemeyeceğimiz hiçbir şey yok. Bazı siyasetçiler, gazeteciler yana yakıla Ermeni olmadığını kanıtlamak için aile ağacı ile ortalara döküldüğünde “bir insan neden bunu kanıtlama ihtiyacı duyar?” diye düşünmüştüm. Ermeni olmanın nesi kötü? Değilsen değilsindir zaten. Benzer soru şu Alevi Partisi olarak tanımlanmaktan imtina edeceğimiz hangi kötü özelliği var Alevilerin? Katliam mı yapıyorlar? Vahşice kıyım mı örgütlüyorlar? Başkasının hakkına göz mü dikiyorlar, yolsuzluk mu yapıyorlar? Alevi, Sünni, Çerkes, Kürt , kadın, çocuk, emekçi, insan için siyaset yapmak ve solun temel değerleri üzerinden siyaset dili kurmak bu tip tüm tanımları yafta ve ithamları boşa çıkarır. Halk partisi olmaktan gayrı ne eylem ne söylem yakışır bize. Yaftalar üretenler ile yaftalardan etkilenenler aynı sistemik yanlılığın ürünü değil mi? Onları güçlendirmekten başka işe yaramaz kaçınmak, aksini kanıtlamayı dert edinmek.

Birey olarak sorumluluğumuz var. Aldığımız nefese, yaşadığımız ve yaşamadığımız topraklara, haksızlığa uğrayan tüm kesimlere karşı sorumluluğumuz var. Ülkemizin kindar ve dindar nesillere değil, inancını kendi içinde yaşayan, çağdaş, demokrat, laik, özgürlükçü, üretken, nitelikli nesillere ihtiyacı var. Türkiye’yi düze çıkaracak nesiller böyle nesillerdir. Siyasal İslam neferleri gibi yetiştirilen küçücük çocuklarımız, propaganda videolarıyla elçilik önlerine gönderilen gençlerimiz, seferberlik çağrılarıyla galeyana getirilen, her türlü dini ve milli değerler üzerinden manipülasyona açık tutulan yurttaşlarımız, silahlanma çağrısı yapan siyasetçiler ve kamu yöneticilerimiz; Türkiye’nin barış içinde bir arada yaşama iradesine katkı değil zarar veriyor.
Televizyon ekranlarından, gazete köşelerinden, sosyal medya kanalları üzerinden empoze edilen düşmanlığın, ırkçılığın, ayrımcılığın varacağı nokta yeni katliamlardır. Türkiye türlü terör örgütlerinin hedef tahtasında her gün kayıplar verirken, kent meydanları savaş meydanlarını andırırken daha fazla düşmanlık tetiklemenin kimseye bir faydası olmayacaktır. Bu çerçevede en acil ve en yakıcı ihtiyacımız ülkenin en öncelikli yaralarına çözüm için yapmamız gereken kararlı olmak, eylem ve söylem birliği içinde toplumsal barış ve kardeşliği örgütlemek olmalı.

Sistemik olması gereken tek şey barış ve iyilik olsun.

*Metin Altıok Sone XVII