Sivil asker çatışması: Avrupa uygarlığı tehdit altında
ZAHİT ATAM ZAHİT ATAM

2015 içinde Fransa’da iki büyük saldırı oldu, bunların arasında da Türkiye’de iki saldırı oldu: Avrupa’da merkez Paris iken, Türkiye’de Suruç ve Ankara idi. Saldırıların ortak özelliği bir örgütün bir devlete ya da bir başka örgüte saldırısı değil, dördünün de tümüyle sivillere yönelik olmasıdır. Sosyalist Hareket’in o uzun ve kanlı mücadele tarihinde, halklara karşı saldırı düzenlememeyi, halk düşmanlığı yani en büyük suç olarak görmesi ve bu nedenle itinayla karşı-devrimci olarak nitelemesidir. Mesela sosyalist sol, hiçbir zaman camilere ve ibadethanelere, halkın kullandığı merkezlere, meydanlara ve kültür merkezlerine saldırmadılar.

Tarihte bu konuda kırılma noktası, ABD-İngiltere ve İsrail’in merkezde durduğu Yeşil Kuşak projesi ile giderek örgütleri ideolojilerden ve halk temelinden çıkarıp dine, fundamenalizme kaydırdı ve halka yönelik saldırılarda büyük artışlar görüldü.

1970’ler boyunca İran’da şah-karşıtı hareket içinde de bu tip saldırıları kökten dinciler yaptılar.

Tarihsel ezilmişlik sendromunun ifadesi olarak, Batılı sivil halkın düşman olarak görülmesi ve doğrudan onlara saldırılması işi de genel olarak içindeki eziklik psikolojisiyle beraber Cihatçı mücadelenin özelliğidir ve özünde insanlık düşmanıdır.

18. yüzyılın sonlarından başlayarak, İslam topraklarını sömürgeleştiren Fransa ve İngiltere’nin halk düzeyinde yaptığı katliamlarda kendi köklerini buluyor. Nitekim bugün Fransa’da ikisi de tamamen sivil halka yönelik ciddi katliamların ardında net olarak Fransa’nın Müslümanları yaklaşık yüz yıl boyunca sömürgeleştirmesinin bir payı var. Aynı şekilde Fransa’nın İslam ülkelerindeki büyük kültürel yatırımları sonucunda, Fransızcayı büyük oranda öğretmeleri ile Kuzey Afrika’dan aldıkları milyonlarca göçmen arasında ciddi bağlar var.

Özellikle 1980 sonrasında Avrupa’nın büyük devletlerinin çabasıyla, ortak bir Avrupa büyük sermayesi çatısı altında, Avrupa Uygarlığı’nın tek bir merkez haline gelmesi, bunun siyasal ve yönetsel sonuçları, bugün cihatçı ya da fundementalist örgütlerin saldırıları karşısında, net olarak zafiyet gösteriyor. Sistem aynı kaldığı sürece de içinden bir yanıt bulamayacak: Sonuçta İkinci Dünya Savaşı’ndan sonra ilk kez Fransa sınırlarını kapattı zaten.
Bu anlamda giderek sivilleşen ve halkın büyük oranda silahsızlandığı, gündelik hayatın modernizme göre yeniden şekillendiği Avrupa’da, başta parçalanan Yugoslavya olmak üzere, kendi içindeki fundamentalist hareketler giderek uygarlık içinde filizlendiler. Bu toplumlar içinde oluşan alt-kültürler içinde modernizm reddedilmeye ve hatta bir kimlik kazanmanın önündeki engel gibi görülmeye başlandı, ciddi sayıda insan “çatışmanın merkezi”ne yıkıcı potansiyeli olarak girdi.

Şunu unutmayalım: Irak, Libya ve Suriye, Arap devletleri içinde en sivil ve hayatın düzenlenişi modernizm ile en uyumlu ülkeleri idi. Ama her üç ülkenin liderine Batılı sosyoloji “diktatör” sıfatını uygun bulmuştu. Bugün her üçünde de iktidar erki parçalandı ve içeriden gelen bir örgütlenme ulus-içi bir meşruiyet elde edemedi. Kan gölüne döndüler ve şiddet ihraç eder hale geldiler. Bu toplumların üçü de Batı’dan gelen saldırılar ve Batılı devletlerin desteğindeki örgütler ve silahlar ile yıkım yaşadılar, sonuçta şiddetin yalnızca merkezi değil, şiddet ihracının da merkezleri haline geldiler.
Avrupa Uygarlığı bir kriz içindedir, çünkü uygarlığın ayarları ile bu saldırılar ile oynanmakta, toplumun psikolojik zemini yeniden tanımlanmaktadır. Toplumlar bir korku ideolojisi işe yeniden dizayn ediliyor.

Saldırıların tümü sivil olana, uygar olana ve elbette doğrudan halka yönelik ve nefret ifadesi ile şekillendiği için, giderek ayrımcılık-şiddet sarmalı peşinden gelecek gibi görünüyor.

Belirli halkçı iktidarların yıkılması, yerlerine merkezi ve meşru iktidarların kurulmaması, sivil toplumun dengeleriyle oynanması, uzun dönemli, halkı doğrudan etkileyen ve her eylemin arkasında kirli merkezi ve çoğu kere Batılı bir güç odağının olduğu saldırıları düşündürmektedir:

IŞİD’cilerin yaptığı basın açıklamalarına baktığımızda ne görüyoruz? Sanki bin yıl öncesinden kalma insanlar dünyaya dönmüş, öfke ve nefret diliyle, akıl-ahlak dışı konuşmalarını yapıyorlar.