Siyah Kelebekler’in kozasında
25.02.2017 17:15 BİRGÜN PAZAR
Atlantik Okyanusu’nun buz gibi sularına bırakılmış sahipsiz bir ‘koza’dır Ingrid’ın aşkı; içindeki tırtılın ‘öfkelenince uyuduğu’ bir koza... Afrika aslanlarının duyarsız pençeleriyle ezilmiş bir Protea çiçeğidir; kırmızı bir çilektir bir turtanın üzerindeki ya da kendisidir ‘turta’nın…

İLYAS TUNÇ

Yalnızlık, eşeysiz çoğalan bir amip gibidir… İkiye bölünür, yine ikiye bölünür, yine ikiye; ikişer ikişer derken… Kurtuluş yoktur! Kofullarınıza doldurduğunuz o çözünmüş besin maddeleri sadece ama sadece yalnızlık parçacıklarıdır. Şairseniz ve ben kofullarıma şiir dolduruyorum, deseniz de yanılıyorsunuzdur. Çünkü şiir, yalnızlığın ta kendisidir. Sizi nereye götüreceği bilinmez. Şairlerin çıplak ayakları katı yüzeylerde kayarak hareket eder; tıpkı amiplerin yalancı ayakları gibi… Bir bakarsınız kendinizi bir okyanus kıyısında bulursunuz ya da bulunursunuz; öylece yüzükoyun, kıpırtısız…

Yalnızlığından kurtulmak için kalabalığa katılmak istemiştir; ama öylesine sıradan bir kalabalık değil… İçerde bir grup entelektüel oturmuş Sansür Yasası’na karşı ne yapacaklarını tartışıyordur. Gözler bir anda kapıya çevrilir: ‘Sarı, kıvırcık saçları darmadağın, üzerinde birkaç beden büyük beyaz bir erkek gömleği ve daracık, yeşil bir pantolon, ağzında sigarasıyla, çıplak ayaklı bir kadın’… İçerdekilerden biri, görür görmez bu davetsiz konuğa çarpılacak, yıllar sonra anılarında ‘ayakları onun kadar güzel bir kadınla hiç karşılaşmadığını’ dile getirecektir.

Ingrig Jonker!

‘Güzel ayakları katı yüzeylerde tutunamayan’ şair!

Katı yüzeyler; terkedilmek, ölümler, yoksulluk, baba otoritesi, boşanma, iki aşk arasında çaresizlik…

Afrika şiirinin lirik sesi Jonker, o gün romancı Jan Rabie ile eşi Marjorie Wallace’in konuğu olmuştu. Diğerleri ise, tutucu edebi normlara karşı Avrupa yenilikçiliğini savunan, Sestigers grubu üyeleriydi. Grubun kurucularından Andre Brink de oradaydı; ‘davetsiz konuğa çarpılan’ adam…

Sestigers grubu üyesi Ingrid, Sansür Kurulu’nun başındaki babasıyla sık sık kavga ediyor, apartheid hükümetini eleştiriyor, katliamlar yapıldığını dile getirmekten kaçınmıyordu. Sharpville’de, Nyanga’da, Langa’da yenileri eklenmişti bu katliamlara; 1960’ın Mart ayı boyunca...

“Çocuk ölmedi
kaldırıyor yumruklarını yaslanıp annesine
haykırıyor annesi: Afrika! haykırıyor güzelliğini
özgürlüğün, haykırıyor bozkırları
kuşatılmış yüreklerin varoşlarında.”


Ingrid, Nyenga’da Askerlerin Vurduğu Çocuk şiirini protesto gösterisi sırasında annesinin kucağında can veren siyah bir çocuk için yazdı. Nelson Mandela, apartheid dönemi sonrasının ilk devlet başkanı olarak 24 Kasım 1994’te Güney Afrika Parlamentosu’nu bu şiiri okuyarak açacaktı.

Ingrid Jonker, 19 Temmuz sabahı Three Anchor Bay’da ölü bulundu; yüzükoyun uzanmıştı kumsala… Günlüğüne yazdığı son sözcük ise gürültülü, öfkeli ve inatçı yaşam tarzına pek uygun değildi:

Sessizlik!

Yaşlı sevgili Jack, cenaze töreninde üzüntüden ayakta zor duruyordu. Ertesi gün gazetelerde Ingrid toprağa verilirken Jack’ın mezara doğru yönelmiş bir fotoğrafı çıktı; sanki beni de onunla gömün, der gibi… Genç âşık Andre Brink ise suskunluğunu tam kırk yıl sonra fotoğrafın ‘düşük düzey bir drama’yı yansıttığını, Cope’un da modern ‘Laertes’ olduğunu söyleyerek bozacaktı.

Jonker, şiiri bir araç olarak kullanırdı; yaşadığı sorunları, gerginlikleri ifade etme aracı… Aşklarını, gerçekleşmeyen beklentilerini, duygusal uyumsuzluklarını, arzularını cesaretle dile getirmekten kaçınmadı. Afrikaans eleştirmen T.Theodorus Cloete’e göre onun şiiri ‘çocuksu bir özgürlük’ taşıyordu. Ancak, şiirinin temel özelliklerinden biri de karamsarlıktı:

"Hem, lütfen unutun
adaleti, mevcut değil
unutun kardeşliği, hilekârlıktır
unutun aşkı, yoktur insafı”


Evet, aşkın insafı yoktu! Kocaman bir katil balinadır aşk, Clifton’un güneşli kumsallarına yaklaşan… Sinsi bir deniz çakısıdır belki, ahşap teknelerin karnını oyan… Kim bilir belki de bir oklu kirpidir, dokundukça kanatan…
Ya, Ingrid’ın aşkı?

Atlantik Okyanusu’nun buz gibi sularına bırakılmış sahipsiz bir ‘koza’dır Ingrid’ın aşkı; içindeki tırtılın ‘öfkelenince uyuduğu’ bir koza... Afrika aslanlarının duyarsız pençeleriyle ezilmiş bir Protea çiçeğidir; kırmızı bir çilektir bir turtanın üzerindeki ya da kendisidir ‘turta’nın…

-Lütfen, konuş benimle! Biriyle konuşmalıyım.

Vakit gece yarısını geçmişti. Three Anchor Bay yolunda rastladığı tek adama bunları söyledi Ingrid. Sonra ‘kimse bana yardım edemez’ diyerek uzaklaştı.

Biriyle konuşamamaktı Ingrid’ın aşkı!

İlk kitabı Kaçış’ı babası Abraham Jonker’a verirken de konuşamamıştı Ingrid:

-Baba, bu kitabı sana ithaf ettim.

-Sadece kapağına bakmakla olmaz! Beni ne kadar rezil ettiğini görmek için içindekilere de bir göz gezdireceğim.

Ingrid, belki de bu nedenle, ömrü boyunca sıcak bir yuva özlemiyle yaşadı; boşanmayla sonuçlanan mutsuz bir evliliğe rağmen… Özlemini giderecek kişilerin başında ise Jack Cope geliyordu. Evli ve iki çocuk babası Jack, buna sıcak bakmayacaktı. İhtimal ki kavgacı ama kin gütmez, küfürbaz ama kibar, üzgün ama neşeli Ingrid’i şiiri gibi ‘olgunlaşmamış’ buluyordu. ‘Hem kadın hem şair olmanın üstesinden gelememişti !’ 6 Haziran 1964 tarihli günlüğüne şöyle bir not düşecekti:

“Hava yağmurlu. Bütün gün yürüdüm, bu kirli işleri düşündüm. Seni seviyorum Ingrid, senden nefret ediyorum.”

Sevgiyle nefret arasındaki ince bir çizgi miydi aşk!

Ingrid Jonker; Güney Afrika’nın Sylvia Plath’ı…

İkisi de aynı trajik sonu paylaştı; hemen hemen aynı yaşlarda intihar ederek... Onları bu trajik sona sürükleyen koşullar da aynıydı; Plath, Yahudi düşmanlığının karşısında yer aldı; Jonker ise Apartheid rejiminin…

Yönetmen Paula vander Oest, 2011 yılında Siyah Kelebekler adlı bir film çekmişti; Ingrid’ın hayatını anlatan… Unutamadığım bir sahnesi vardı. Ingrid’le tartışan kız kardeşi Anna sonunda çileden çıkar:

-Artık dayanamıyorum! Yetti!

-Ben de kendime dayanamıyorum.

Ingrid’ın dayanamadığı şey aslında kendisi değil, tutunamadığı o ‘katı yüzeylerdi’. Tutunamadıkça ruhsal sağlığı bozuluyor, hastanelere düşüyordu. Valkenberg Psikiyatri Hastanesi’nde tedavi gördüğü sırada yazdığı şiirin bir kopyasını doktoruna vermişti. Doktoru nereden bilecekti o şiirin son dizesinin bir gün ‘güzel ayaklı’ şairin mezar taşına kazınacağını:
“ölümüm taneciğidir hiçliğin”