Siyasal ‘el değiştirme’ yolları tıkanıyor mu?
İBRAHİM Ö. KABOĞLU İBRAHİM Ö. KABOĞLU

Siyasal iktidarın meşruluğu, şu üç eylem ile ifade edilir: Elde etmek, kullanmak ve devretmek. Başka bir deyişle, ülkeyi yönetecek siyasal çoğunluk, meşru yol ve yöntemlerle elde edilmeli; yönetimde meşruluk gözetilmeli ve yine meşru yollarla devredilmeli (Meşruluk, bilindiği gibi, yasallık ötesinde, haklılık, yerindelik ve akla uygunluk demek).

Üçlü meşruluk kriteri
-Elde etmek: Demokratik rejimde serbest, eşit ve özgür seçimler yoluyla olur.

-Kullanmak: Anayasa ve hukuk çerçevesinde olması ölçüsünde iktidar meşrudur.

-Devretmek: Seçimler sonucunda çoğunluğu elde eden parti veya partiler ittifakına devretmek.

Meşruluk, her üç aşamada da geçerli olmalı; demokratik hukuk devletinde çoğunluk, seçimle elde edilmeli; yönetim, görev ve yetkilerini anayasa ve hukuk sınırları içinde kullanmalı. Seçimleri kaybedince, iktidarı, çoğunluğu elde eden parti veya partiler ittifakına devretmeli.

Kuşkusuz bu üçlü arasında her zaman organik bir ilişki bulunmaz: İktidar, meşru olmayan bir yolla elde edildiği halde, kullanımı sırasında meşruluk kazanabilir veya tersi de olabilir; seçim yoluyla elde edilmiş olduğu halde, Anayasa ve demokratik ilkelere aykırı bir biçimde kullanım nedeniyle meşruluğu kaybedebilir ya da devir yollarını kapatabilir.

Devirmek değil, devir…
Bu belirtilenler ışığında bir yanlışa dikkat çekmekte yarar var:
Hükümete ve Cumhurbaşkanı’na yöneltilen eleştiriler, genellikle “devirmek istiyorlar” biçiminde tepki ile karşılanır. Demokratik muhalefet hareketini ‘devirme’ sözcüğü ile nitelemek, meşruluktan uzaklaşma işareti. Çünkü muhalefetin siyasal iktidarı elde etmek için çalışması, sadece hakkı değil, görevidir; varlık nedeni de budur zaten.

Bu nedenle, siyasal iktidarın el değiştirmesi/münavebesi (alternance politique) yerine devrilmesi vurgusu, yanlış ve tehlikeli olup, demokratik muhalefeti sindirmenin ötesinde, demokrasiyi silmekle eşanlamlı.

Partiler ve demokrasi
“Siyasi partiler, demokratik siyasi hayatın vazgeçilmez unsurlarıdır”
“Siyasi partilerin faaliyetleri, parti içi düzenlemeleri ve çalışmaları demokrasi ilkelerine uygun olur” (Any., md.68).
Görüldüğü gibi, makro ve mikro demokrasinin ölçütü olarak siyasal partiler, demokratik örgütlerdir; ülkenin siyasal rejimi, partilerin demokratik olmaları ölçüsünde demokrasi olarak nitelenebilir.

Bu nedenle, AK Parti-lider özdeşliği üzerine vurgu, bir gerçekliği yansıtsa da güçlü liderlik, Anayasa’nın üstünde değil içinde yer alır demokratik hukuk devletinde.

‘Dava’: Partiler ve mahkemeler
Partiler, programlarında somutlaştırdıkları amaçlarını demokratik yol ve yöntemlerle gerçekleştirmek için etkinliklerde bulunur.
Davalar ise, mahkemelerde görülür.

Partiler, programlarındaki amaçlara ulaşmak için siyaset yaparlar, anayasal ve demokratik ilkeler doğrultusunda.
Mahkemeler ise, adil yargılama kurallarına uygun olarak davalara bakar; sav-savunma ve karar üçlüsünü işleterek, yine anayasal çerçevede.

Ne var ki, iktidar partisi, demokratik parti ve rejim veya Anayasa yerine, “dava” diyor; emir/demir, diyor. Belediye başkanlarının görevden uzaklaştırılması; demokrasi, hukuk ve anayasa ile değil, dava, emir, demir, tehdit, şantaj ve gözyaşları eşliğinde kotarılıyor. Burada demokrasi olmaması bir yana, siyaset de yok.

‘Paralel davalar’
Buna karşılık, siyaset yapma işi mahkemelere havale edilmiş görünüyor. Cumhuriyet gazetesinin 31.10.2017 günkü duruşması, bunun tipik örneği.

Ayrıca yazma hakkı saklı tutulmak kaydıyla, şu izlenimim pekişti: Darbe girişimcilerine karşı yürütülen FETÖ davalarına adeta ‘paralel davalar’ yürütülüyor ve yürütülecek. Barış için akademisyenlere karşı açılan davalar da, aynı çerçevede yer alıyor.
İkili amaç açık:

-Yüzlerce hâkim ve savcı, paralel davalar ile meşgul edilerek, FETÖ davalarını sulandırmak ya da en azından zamana yaymak.
-Yargıyı araçsallaştırarak demokratik muhalefeti sindirmek.

Ortak payda ise, ‘dava’; yani, 2019 seçim yolunu pekiştirmek; daha doğru deyişle, ‘siyasal el değiştirme’ yolunu tıkamak.

Anayasadışılık ve üçlü kaygı
‘Demokrasi faktörü/aktörü ve antrenörü’ olarak tanımlanan yargı, tam tersine siyasetin aracı haline getirilince; ‘anayasadışı söylem, işlem, karar ve eylemler’, yürütme ve yargının buluştuğu yer haline gelebiliyor.

Anayasa’nın emredici ve yasaklayıcı kuralları, her anayasal organ için geçerli olmakla birlikte, değinilen ve başkaca uygulamalar, özellikle yürütme ve yargı için belirgin ortak paydaları gün ışığına çıkarmış bulunuyor.

Anayasa bilgilendirme toplantılarında en çok dillendirilen şu üçlü saptama veya sorgulama, bu yazının özeti olduğu kadar derin bir meşruluk sorununun da göstergesi:

-Çoğunluk, seçim hilesi yoluyla elde edilecek (mi?)
-Kaybetse de iktidarı devretmeyecek (mi?)
-Seçim yapılmayabilir (mi?).