Siyasi kayıp
BÜLENT USTA BÜLENT USTA
Rüyamda Marguerite Duras’ı görmüştüm, Kadıköy’e güz gelmişti, denize bakan bir çay bahçesine oturmuştuk, hüzünlü değil kızgındık, hemen hemen her şeye kızıyorduk...

Rüyamda Marguerite Duras’ı görmüştüm, Kadıköy’e güz gelmişti, denize bakan bir çay bahçesine oturmuştuk, hüzünlü değil kızgındık, hemen hemen her şeye kızıyorduk, arada kahkaha da atıyorduk kızgınlıktan, mesela yalnızlıktan şikâyet edenlere kızıyorduk. Yalnız olmayı beceremedikleri için herkesi yanlarından kaçıran yaşanmaz insanların çoğalmasına kızıyorduk, insanların hem çok yalnız, hem de yeterince yalnız olamayışlarına… İktidarlara boyun eğdiren korkuya kızıyorduk, siyasi korkuya kızdığımız gibi hırsız uğursuz korkusuna, devlet adamı korkusu gibi polis korkusuna, hayat hakkında kararı ölüm korkusunun veriyor olmasına, okurlara, sinema seyircilerine, edebiyatçılara, en çok kendimize…

Kendimize çok kızıyorduk…

Yürürken, kapanan kitapçıların yerine açılan şık mağazalara kızmaya başladık. Buluşma yerleri kahvehaneler meyhanelerken mekânların bırakılmasına, edebiyatı umursayanların azalmasına… Ona Bandista’nın bir şarkısını söyledim, şarkı bile söyledim kızgınlıktan, şarkının en çok “herkes her şeyleşiyordu” sözünü sevdi, edebiyatçıların markalaşmak için bir ürüne dönüşme telaşına kızdık sonra, çok çevrilir, çok satar olunmalıydı, hatta bunun için illa iktidar yanlısı olmak da gerekmiyordu, muhalif olmanın da bir kariyeri vardı, hep olmuştu, kariyerizme karşı kariyer, iktidara karşı iktidar, ahlakçı geçinip sürekli ahlaksızlık peşinde koşmak gibi, herkes yoluna gidiyordu, yollar karışsa da…

Duras, yürürken söylenip duruyordu, ‘Yeşil Gözler’ kitabında vardı, “Artık rastlaşılacak sokaklar yok, her yerde bir kalabalık ama kimse yok, artık küçük yerleşim merkezleri yok, köyler yok, artık otoyollar var, caddeler, sokaklar yok, kentler toprak yüzeyinden siliniyor, havaya dikiliyor, yol kenarlarında duvar gibi yükseliyor, artık denize, kente, ormana açılan kapılar yok, kaçmak için çıkış yok…” Eleştiri yok, pazarlama var, hakikat değil kariyer derdi var artık edebiyatçıların, sanatçıların, havaya dikiliyorlar yol kenarlarında…

Marguerite Duras, yazmaktan bahsetti, bütün gün yazmakla ilgili konuşabilirdik, konuştuğumuz her şey yazmakla ilgiliydi.

Duras’ya göre yazmak, yani edebiyat, bir “iş” olamaz, hatta bir “çalışma” bile değil, tam tersine “çalışmama katına ulaşan”dı yazar… Barthes’ın yazar ve yazmanlar ayrımını hatırlattım ona, yazmanlar noterdi, yazarlar da keşiş, keşişlik noterlik gibi bir iş değil… Yani kariyer derdinde olanlar, edebiyatı bir iş gibi, yazarlığı, şairliği bir meslek gibi yaşadıkları içindir ki yazarlık kursları var, çünkü bir iş, bir zanaat, herkes roman yazabilir, yazmalıdır da, herkes yazar ya da şair olabilir, olmalıdır da, ama edebiyat bir iş değil, olmayan bir işten sektör yaratırsanız, o başka bir şey olur, edebiyat değil. İş olan sinemanın sinema olamaması, galeri ressamının kendisine boyacı demesi… Kitle kültürü denilen şey, o “canavar”, durmaksızın o “iş”leri yiyip yiyip kusuyor, çünkü yarayışsız, faşizmle büyür gelişir kitle kültürü, benlik boş bir kabuk halini alır, reklamcılar ve politikacılar birtakım ıvır zıvır ve ölümcül şeylerle doldururlar içlerini… Kitle kültürü için yazan, okuru kendisi kadar kültürlü görmez, çünkü onun için bir iştir kültür, kitap eklerini o gözle okur, rakip firmaların faaliyetlerini öğrenir gibi, ihtiyacı tespit eder, önemli birtakım kişilerle iyi ilişkiler kurar, kariyeri için ‘network’ oluşturur vs…

Marguerite Duras, yazının, “her şeyden önce biligisizliğe” ihtiyaç duyduğundan bahsetti, Ranciére’in ‘Cahil Hoca’sı gibi, anadilidir edebiyat, çünkü anadili öğrenilmez, içine işler, gücü de buradan gelir, bu yüzden sona ermez, bir duvarın çatlağında yeşeren bir bitki gibi varlığını hissettirir, edebiyat piyasasına rağmen edebiyatın var olabilme mucizesi, belki de bu sayededir… Dedi ki bana, “Bana göre siyasi kayıp, her şeyden önce kişinin kendini kaybetmesidir, tatlılığı kadar öfkesini de, sevme yetisi kadar nefret etme yetisini de, tedbir kadar aşırılığı da, çılgınlığı, saflığı, her şey karşısında duyduğu güven kadar kapıldığı dehşeti de, gözyaşları gibi sevincini de elden bırakmasıdır.” Elden bırakılmış dünyaya kızarken uyandım… Marguerite Duras, yürümeye devam ediyordu…