Soğuk gülüş
BÜLENT USTA BÜLENT USTA

Kadıköy’de sokaklarda yatıp kalkan genç bir adam… Kadıköylüler mutlaka rastlamıştır ona, çoğu zaman sarhoştur, ama para dilenmez kolay kolay. Sabahleyin vapura yetişmek için koşarken Kilise Meydanı’nın orada duvar dibine yaslanıp şöyle bağırdığını duydum: “İnsanın kendisini kandırmasının yüzlerce yolu vardır! Kandırmaktan kolay ne var!”

Böyle arada sırada felsefi sözler ettiği olur. Vapura yetişmekten vazgeçip yanına oturdum. “Bu soğukta sabah sabah içtiğine göre sen kendini nasıl kandırıyorsun?” diye sordum. “Gördüğüm her yerde şiddet var” dedi, “giydiğiniz şu kalın giysilerde bile. Soğuğa şiddet… Hem bu giysileri almak için para vermiyor musunuz? En büyük şiddet para!..” Verdiği cevaba şaşırdığımı görünce, “Ben şiddete karşıyım. Şiddete karşı olmanın şiddetini yaşıyorum” dedi, sonra da kendini zorlayarak güldü, teatral bir gülüş… Söylediği şeyin komik olmadığını düşünüyor olmalıydı. Bariz bir gerçeği, herkesin bilmesi gereken ama bilmezden geldiği bir gerçeği söylemiş olmak, ona o an saçma gelmiş olmalı.

Vapura bindiğimde, para verip aldığım sıcak çayı yudumlarken sözleri aklımdaydı. Yıllardır onu sokakta görmeme, arada sırada sohbet etmeme rağmen adını hiç sormamıştım, hikâyesi neydi bilmiyordum. Bazen üstü başı temiz olurdu, yeni giysiler giymiş, bazen de ölüp dirilmiş gibi... Kar soğuğunu taşıyan bulutların Boğaz’ın üzerini kaplayışını izlerken, söylediklerine Zizek’in yazılarında rastladığımı hatırladım. Sadece seyirlik bir şov hâline getirilmiş şiddet gösterilerine öfkelendiğimizi, bu öznel öfkenin dünyanın nesnel şiddetine karşı insanları körleştirdiğini söylüyordu. Simon Critchley, “İmansızların İmanı”nda Zizek’le bu şiddet meselesini derinlemesine tartışır. Zizek’in “sistemik şiddet” dediği şeyi, yani kapitalizmin neden olduğu şiddeti, sokakta yaşayan o genç adam özetlemişti: “Para!”

Her gün TV ekranında konuşan o uzmanlar, özellikle terör uzmanları birer şiddet uygulayıcısıydı, korku ve dehşet duygusu yayarak devlet aklına hizmet ediyorlardı. James Bovard’ın dediği gibi, “Herkesi yönetebilmek için yeteri kadar insanı korkutmak gerekir.” Toplutaşıma araçlarındaki tıka basa yolculuk, trafiğin kendisi bile bir şiddetti. Doların yükselmesi, işten atılmalar, nefret söylemi, eğitim sisteminden çalışma hayatına her yerde şiddet… Çoğunluk sadece gündelik hayatı aksatan şiddeti görüyor ve öfke duyuyordu.

Critchley, Zizek’i referans göstererek şöyle söyler: “Şiddeti anlamak için liberal bir duygusallığa değil, diyecektir Zizek, şöyle sağlam, eski-moda, hissiz bir Marksist maddeci eleştiriye ihtiyacımız var.”

Sokakta yaşayan genç adamın dediği gibi, insanın kendisini kandırmasının, kendisine acıyarak zavallılaşmasının yüzlerce yolundan birine dönüşen duygusallıktan uzaklaşmadan, zaten neyi anlayabiliriz ki?

Vapurun güvertesine çıktım. Soğuğun içime işleyen şiddeti… Céline’in “Gecenin Sonuna Yolculuk”taki bir sözünü anımsadım, martıları izlerken: “Olağanüstü bir güven duygusu korkak varlıklarda sevginin yerini tutar.” Julia Kristeva, “Korkunun Güçleri” kitabında, korkuyu politik ve hatta toplumsal konjonktürden bir başka düzeye taşıyan Céline’in bu sözüyle korkuyu bir sevgi çağrısı olarak gördüğünü iddia eder. Bizim “olağanüstü bir güven duygusu”na değil, sevgiye ihtiyacımız var, sevmediğimiz için korkarız. Hannah Arendt’in “dünya sevgisi” dediği şey… Dünyayı kendimizden daha çok sevdiğimiz zaman, korkunun ve şiddetin üzerimizdeki gücü azalır. Ah işte, ne zor şey dünyayı sevmek, karşılıksız sanarak… Bugünün sevgiden yoksun dünyasının bize sunduğu şey, Kristeva’nın deyişiyle bunalım, iğrenme ve kulakları sağır eden bir gülüş…

Vapur, iskeleye yanaştı. Kalabalığın içinde yürürken, sokakta yaşayan o genç adamın gülüşü, gözümün önünden bir türlü gitmiyordu.