Sokaklarda olmak
SERKAN ÖNGEL SERKAN ÖNGEL

Bugün Haziran ayaklanması olarak da anılan ve Türkiye’nin gündemini uzun bir süre meşgul eden gezi olaylarının başlangıç tarihi. Aradan geçen 5 yıllık dönem Cumhuriyet tarihinin en çalkantılı dönemlerinden biri olarak yaşandı.

ABD Emperyalizminin, Ortadoğu ve Kuzey Afrika halklarının daha iyi bir yaşam talebi ile başlattığı isyan dalgasını, ılımlı İslam projesinin parçası kılarak, kendi hegemonyasına biat etmeyen ülkeleri dizayn etme fırsatı olarak kullanması, kontrol edilemeyen, selefi cihadist bir hareketin doğmasına neden oldu.

Bu konjonktürde Türkiye’de ise haziran ayaklanmasının öznesi olan örgütsüz halk kitlelerinin, siyasal alandaki arayışları, bir başka haziran günü (7 Haziran 2015), AKP iktidarının altındaki zemini sarstı. AKP önderliği, Ortadoğu’daki savaşın yarattığı karanlık ve kendisi için son derece elverişli bir ortamda, korku ve terör dalgasının sağladığı olanaklarla iktidarını yeniden pekiştirme şansı buldu. “İçeride savaş, dışarıda savaş” şiarı ile atılan siyasal hamleler ülke içindeki çalkantının şiddetlenmesine neden oldu. Çok değil, bir sene sonrasında, 15 Temmuz 2016 tarihinde, devletin içinde, bizzat iktidar olanaklarını kullanarak yapılanan, devleti çökertmeyi adete bir misyon olarak edinmiş bir tarikatın, askeri bir darbe aracılığıyla kendisine sunulan olanakları yitirmeme çabası boşa düştü.

Türkiye darbe girişiminden bu yana resmi olarak da olağanüstü bir durumda yönetiliyor. Bu süreçte Suriye’de ve İslam dünyasında etkinliğini ve gücünü giderek kaybeden AKP iktidarı, bunun bedelini hem uluslararası hem iç siyasette artan irtifa kaybı ile ödüyor. Darbe girişiminden 1 yıl bile geçmeden apar topar gündeme getirilen cumhurbaşkanlığı sistemi referandumu, irtifa kaybeden AKP önderliğinin, gemi batmadan dümeni bırakmak istemeyen, ancak yaklaşan felakete de engel olamayan yaklaşımının bir ürünü. Nitekim referandum sonuçları AKP’nin elinden kayan dümenin bir işareti oldu. Referandumda sanayi işçisinin güçlü itirazını da buraya not düşmek gerek.

Tüm bu süreçte emek alanında önemli gelişmelere tanıklık ettik. İşçi sınıfının öz örgütleri olan sendikalarının etkisizleştirildiği, uysallaştırıldığı ve AKP rejimine iliştirildiği bir dönemde, asgari ücret meselesinin seçim gündemlerinin temel meselelerinden biri haline gelmesi, çoğunluğu gezi ayaklanmasına dış güçlerin oyunu diye bakan, on binlerce metal işçisinin sarı sendika devlet- işveren üçgeninde oluşan sendikal düzene karşı ayaklanması, sendikal hareketin en zayıf olduğu bir dönemde ve OHAL koşullarında, grev yasaklarını tanımıyoruz diyen binlerce işçinin kararlılığı, sınıf hareketi için önemli eşikler oldu.

Ancak bu dönem işçi sınıfı açısından ciddi hak kayıplarının yaşandığı bir dönem olarak da yaşandı. AKP hükümeti sermayenin taleplerini hayata geçirmek konusunda geri durmadı. İşçilerin kazanılmış haklarından feragat etmeleri üzerine kurulan arabuluculuk sistemi, esneklikle ilgili diğer düzenlemeler, özel istihdam büroları, grev yasakları bir bir hayata geçirildi. Taşeron işçilere kadro vaadi, kontrollü kadro gerçeği ile yeni bir hayal kırıklığına yol açtı. Kamu kaynakları, kentler, doğal zenginlikler yağmalandı. Kamu hizmetleri büyük oranda piyasa dinamiklerine terk edildi.
Bu dönemde “İliştirilmiş sendikalar” üye sayılarını hızla artırdı. Zaten sendikalar işçilerin öz örgütleri olmaktan çok, her türden siyasal müdahaleye açık, tabanı ile bağı olmayan bürokratik örgütler haline gelmişti. Bu dönem bu yapıyı biraz daha güçlendirdi.

İşçi sınıfının siyasal temsilciliğine soyunan yapılar da uzun süredir bu tip bir sendikal düzeni sahipleniyor. İşçi sınıfının örgütlü iradesinin üzerine şekillenen bir sendika yapı yerine, siyasal aktörlerin müdahalesine açık bürokratik örgütler tercih ediliyor.

Sonuçta çeşitli ülkelerde yaşadığımız deneyimler bize sol adına iktidara gelen siyasal yapıların, işçi sınıfının taleplerine kolayca ihanet edebildiğini gösteriyor.

O yüzden işçi sınıfının siyasete müdahale anlamında en önemli aracı, işçilerin örgütlü iradesinin, işyerlerindeki örgütlenmelerinin, komitelerinin üzerine kurulmuş, birlik ve dayanışma örgütleridir. Bu örgütler işlevsizleştikçe, yaşamını idame etmek için emek gücünü satmak zorunda olan milyonların, siyasal bir özne olarak kendisini inşası gecikecektir.

Türkiye 24 Haziran’da tarihinin en kritik seçimlerinden birine gidiyor. Bu süreçte işçi sınıfının taleplerini dile getirmek, AKP hükümetinin ve önderliğinin sınıf düşmanı karakterini ortaya koymak son derece önemlidir. Ancak bir o kadar önemli olan, sonrası için büyük bir birlik olarak gerçek bir sendikal örgütlülüğün inşasına kafa yormaktır.

Gezi direnişinde, mücadeleyi “mesai bitimi” sonrasına bırakan, geçici doğrudan demokrasi pratiklerini kalıcı örgütlenmelere tercih eden yaklaşımlar hâkimdi. Şimdi yeniden, ancak bu sefer örgütlü bir biçimde, birlik ve dayanışma örgütlerimizle sokaklarda, işyerlerinde, bugünü değil belki ama yarını kazanmaya var mıyız?