Sokrates’in son gecesi
HANDE DEMİRCİOĞLU HANDE DEMİRCİOĞLU
Günler,  çözümlerin, açılımların, müdahalelerin, formüllerin tasarlana tasarlana bir hale yola sokamadığı şu coğrafyamızın, utancında

Günler,  çözümlerin, açılımların, müdahalelerin, formüllerin tasarlana tasarlana bir hale yola sokamadığı şu coğrafyamızın, utancında yitip gidiyor. Uygulanan, süre giden vicdan dışı kararlar, temmuzun kuru sıcağından daha yakıcı, bunaltıcı... Bekleyişte, unutuşta parçalanan ruhlar.
Ruh, çağlar önce Sokrates’ten yankılandı. İnsan’ı sorgulayarak, bilginin ışığında bir hayat önermişti filozof. Erdemden bahsetmişti. “Sorgulanmayan hayat yaşanmaya değmez!” diyordu. Bilmiyorum diyordu. Savaşarak ya da çalışarak değil başka bir eylemle yeni bir düzen kurmalıyız diyordu.
Devlet Tiyatroları, üç sezondur Sokrates’e kulak kesildi, repertuarından eksik etmedi. Bulgar yazar Stefan Tsanev’in, ‘Sokrates’in Son Gecesi’ adlı oyunu; filozofu anlamak isteyenler için bir anahtar, anımsamak isteyenler için bir keyif.
Metin Belgin’in çarpıcı rejisi, Mustafa Uğurlu, Melek Baykal ve Mehmet Ali Kaptanlar’ın temposu yüksek oyunculukları, kalibresi yüksek bir eseri ayakta tutan bileşkeler.
Kanımca bu oyun, insan hayatını değersizleştiren, öteki/düşman bahtsızlığında şekillenen toplumsal hafızamıza, bir parça ışık düşürür umuduyla; en az beş yıl repertuvarda bulunmalı, toplu seanslar halinde tartışılmalı.
Gelinen politik noktada hayatlarımızı, neredeyse filozofun tam aksinde bir yerde konumlandırdığımızı gördük; tanımı ve tarifi zor bir tecritte.
Savaşmaktan bıkmayan, kan akıtmaktan usanmayan, çocuklarını hapse atarak kararından caymayan, kayıp yakınlarının, mahkûm yakınlarının dilini tamamen bağlayan, ağır sansürlerle, düşünce ihlalleriyle doludizgin giden bir kaderde, koyu bir kederde…
Oysa Sokrates Kuzey Ege’de, çıplak ayak dolaşıyordu. İnanması ne kadar güç, çağlar önce felsefe coğrafyamızda temelleniyor, şekilleniyordu. Türlü insanı, çeşitli dilleri ve dinleri ile bereketli topraklardı. Bu coğrafya düşüncenin yapı taşlarını biçimliyor, akademileri inşa ediyordu.
Evet, çağlar önceydi ama bir düş değildi. Gerçekti. Onca kitap, onca müzik, onca şiir bu çok sesliliğin kanıtıydı. Sonra, zamansız bir eşikte, bilinmeyen kararlar mı alındı? Gece çökünce karabasan diye kalkılan bir rüyadan beter oldu günlerimiz.
Silahların gölgesinde, askerî bir anayasayla şekillenen geleceğimiz. İktidar oyunlarında, öne sürülen etnik kimliklerimiz. Ne oldu da “vicdan”ı yitirdik?  Sıfır bellek, sıfır kilometre bir coğrafya kurulamayacağına göre. Düşüncenin, varoluşun devamlılığı süreceğine göre filozofa kulak vermeliyiz.
İnsanın içinde ‘kavradığıdır’ bilgi, diyordu Sokrates. Akıl dolu bir kavrayış. Temsili olmayan, gerçek. Hepimizin içinde olan insani bir kavrayış. Belki sonrasında barışırız. İki taraflı da silahları bırakırız. Sanırım o zaman, filozof baldıran zehrini boşuna içmemiş olur. Bilmiyorum.