Solun nerede kaldığı Fukuyama’ya kaldı
SELAMİ İNCE SELAMİ İNCE
SELAMİ İNCE
 
Amerikan seçimleri öncesinde aday belirleme yarışında hemen bütün aday adayları ‘süper zenginler’ ile ‘yoksullaşma tehlikesi korkusu içindeki’ orta sınıf arasındaki gelir uçurumunu tartışıyor. Ekonomik krizden bu yana hem ABD’de hem de Avrupa’da ‘orta sınıfın yoksullaşma korkusu’ zaten popüler bir siyasal ve akademik konu halini aldı. Popüler konu olur da Francis Fukuyama durur mu? 

Sovyetler Birliği’nin yıkılma evresinde 1989’da yazdığı ‘Tarihin Sonu’ makalesiyle dünya çapında meşhur olan Fukuyama, toplumsal gelişmelerin son evresinin demokratik kapitalizm olduğunu ilan etmişti. Fukuyama, reel sosyalizmin yıkılışını kapitalizmin zaferi olarak gören kesimlerin uzun yıllar sözcüsü gibiydi. Fukuyama, uzun süre neoconların baş ideologuydu. Bir süre sonra Bush ekibi ve ABD muhafazakârlarıyla da ters düşen Fukuyama, bir süredir sessizdi. Bu yılbaşından sonra, biraz krizin etkisiyle başlayan ‘reel kapitalizmin de çöktüğü’ tartışmalarına cevap olarak, biraz da yeni tartışmalara katılmak için daha önce ilan ettiği tarih sahnesine çıktı.

Fukuyama’nın Foreign Affairs dergisinin 2012 Ocak-Şubat sayısına yazdığı ‘The Future of History: Can Liberal Democracy Survive the Decline of the Middle Class?’ adlı makalesi ‘orta sınıfın yoksullaşma korkusu’ ve ‘kapitalizm ve demokrasinin sonu’ tartışmalarına iyi bir tartışma malzemesi oluşturdu.

SON MARKSİSTLER HUZUR EVİNDE
Fukuyama bu makalesinde “krizde bile bir varlık gösteremeyen solun isyanının nerede kaldığını” da soruyor. Bu soru sağda solda sanki Fukuyama’nın solun isyanını özlediği gibi bir biçimde yorumlanıyor. Oysa, hem makaleye hem de Fukuyama’nın yine sağda solda söylediklerine bakıldığında hiç de solun isyanını özlemediği, açıkça solla dalga geçmek için bunu söylediği görülüyor. Öte yandan Fukuyama, açıkça sola, daha doğrusu sosyal demokratlara “sağ ve solun birleştiği popülist bir çizgi izlemelerini” öneriyor.
Fukuyama’ya göre Marksizm çoktan öldü, son Marksistler de huzur evinde ve sosyal demokratlar devletçilik, sendikalar ve globalizm karşıtlığı gibi ‘geçen yüzyılın sol jargonunu’ terk etmeli. Fukuyama’dan solun bütün renkleri gerekli cevabı alıyor.

Fukuyama aynen şunları söylüyor: “Marksizm çok uzun yıllardır ölü, geriye kalan çok az sayıda taraftarı bugün huzur evine gidiyor. Akademik sol, Marksizm’in yerini postmodernizm, çok kültürlülük, feminizm, eleştirel teori ve bazı diğer dağınık entelektüel teorilerle doldurdu ki, bunlar ekonomiden çok kültürel olana yoğunlaşıyor. Postmodernizm tarihsel ve toplumsal bir Büyük Anlatı’nın olmadığından yola çıkıyor. Böylelikle, kendi elitleri tarafından kendini kandırılmış hisseden halk çoğunluğu adına konuşamayacağını ileri sürerek daha baştan kendi gücünü zayıflatıyor. Çok kültürcülük ise, daha baştan neredeyse her azınlığın kurban statüsünü savunuyor. Böylesi renkli bir tabana dayanan koalisyonla ilerici bir halk hareketini hayata geçirmek mümkün değil…”

TAHA AKYOL: TÜRK FUKUYAMA
Peki, Fukuyama ne öneriyor? Kısaca söylemek gerekirse, ‘Sol ve sağ ideolojilerinin sentezini’. Bir başka deyişle, Batının denediği ve hüsrana uğradığı ‘üçüncü yolculuğun’ tekrar denenmesini istiyor. Ama Fukayama’nın asıl derdi solla değil, asıl derdi sanki kapitalizmin işletmesinin bir süredir aşırı sağcıların eline geçmiş olması. Fukuyama, demokrasi ve kapitalizm ilişkisinin yara almasından korkuyor gibi.  
Her neyse, bizde de Fukuyama tartışılmaya başladı.

Örneğin Cumhuriyet Bilim ve Teknik ekinde ‘İktisat Penceresi’ köşesinde yazan Oktay Yenal’i Fukuyama çok heyecanlandırmış gibi. Yenal, 9 Mart 2012’deki yazısında şunları söylüyor: "O zamanlar bir odaya girdiğim zaman, arkadaşlarım odaya casus gelmiş gibi susarlardı, çünkü sol her şeyi sustururdu. Şimdi ne oldu da solun sessizliğinden şikâyet eder oldum? Üstelik şikâyet eden, bir şeylerin olmasını bekleyen bir tek ben değilim. Sol akımlardan bıkmış, ‘Tarihin Sonu’ kitabı ile daha ünlenen Fukuyama bile Foreign Affairs dergisindeki geçen ayki yazısında, Amerika Birleşik Devletleri'nde solun sessizliğinden şikâyet ederek, bir anlamda tarihin sona ermediğini ima ediyor…”

Meraklısı her iki yazıyı da bulup okuyabilir. Ayrıca Almanca bilenler için Fukuyama’nın yazısı 4 Mart tarihinden bu yana Cicero dergisinin internet sitesinde de var.

Yenal’ın, Fukuyama’nın yazısına heyecanlanmasına gelince; iktisat eğitimini, Üçüncü Yol’un teorisyeni Anthony Giddens’in de bir zamanlar yönetici olduğu London School of Economics’te almış olmasının büyük önemi var diye düşünmek gerekiyor.

Fukuyama’nın bahsedilen yazısını özetlemek yerine, kendisiyle 30.01.2012 tarihinde, yazının yayınlanmasından sonra, Spiegel dergisinin yaptığı röportajı çevirdim.
 
Hans Hoyng ve Gregor Peter Schmitz’in yaptığı röportaj, hem Fukuyama’nın yazısından daha az sıkıcı hem de daha az sinir bozucu. Bir şey daha var: Yazıyı okumak yerine, Taha Akyol’u, özelikle CHP’ye verdiği öğütleri okumayı tercih ederseniz hiçbir şey kaçırmamış olursunuz. Bir de Fukuyama Türkiye’deki ‘ekonomik gelişmeyi’ de, ekonomik büyümeyle ortaya çıkan yeni orta sınıfı da bir hayli övdüğünü söylemek gerekiyor. Makalesinde Brezilya, Güney Afrika, Endonezya ve Hindistan’ın yanında Türkiye de övgü alıyor. İşte Spiegel röportajı:

>>>> Sayın Profesör, Sovyetler Birliği’nin yıkılmasından sonra liberal Batı demokrasisini hayatta kalan tek toplumsal sistem ilan etmiştiniz. Şimdi, kapitalizmin ve globalizmin demokrasiyi yıkacağından korkuyorsunuz. Önce böyle bir değişikliğin nedenlerini bize açıklamak zorundasınız.

Kavramlar konusunda dikkat! Kapitalizmin hâlâ alternatifi yok. Daha adil bir ekonomik büyüme üzerine düşünüyorum. Bizim Batı toplumsal modelimiz, orta sınıfın yaşadığı erozyon nedeniyle büyük baskı altında. Örneğin teknolojik değişim çok sayıda orta sınıf işini açıkça gereksiz hale getirdi.

>>>> Bu nedenle, Amerika Birleşik Devletleri ve İngiltere gibi Batılı ülkeler hizmet sektörünü teşvik etmişti.


Kesinlikle, ama bu yolla da tekrar yeni sorunlar yarattık. Artık hiçbir üretimde bulunmadığımız ve sadece hizmet sunmayı tercih ettiğimiz küreselleşmenin tek efendi olabileceğini düşünmüştük. ABD’de, yalnızca yeterince insanın gelişen orta sınıfa katılma şansı elde ettiği için sosyalizmin büyük bir sorun teşkil etmediğini bu arada tamamen unutmuştuk. Bu sistem artık işlemiyor çünkü bu insanların çalıştığı sektörleri Çin gibi ülkelere bıraktık.
>>>> Bugün orta sınıftan bir insan, işi olsa da 30 yıl önceki kazandığından daha iyi kazanamıyor. Gelir uçurumu her zaman olduğundan daha derin bir hal aldı. Bunun bizim toplumlarımızdaki birlikte yaşamaya etkisi nasıl?   

Çok basit: Bu demokrasi için kötü. Gelirler belli ölçüde eşit dağıtılırsa halk çıkarlarını savunmak uğruna mücadele etmek için birbirine güvenir, politikacılara ulaşmada ayrıcalıklı bir konum sahip bulunan elit bir zümre olmaz…  

>>>> Bu uzun vadede demokrasiyi öldüren bir şey…

Kesinlikle, güçlü bir orta sınıf olmazsa demokrasi popülizme yönelir, çatışma eğilimindedir; kimin, neye hakkı var artık belli olmaz ve demokrasi bloke olur. ABD’de zaten popülizmin dönüşünü yaşıyoruz hem de tuhaftır ki, popülizm, siyasi yelpazenin sağ tarafından gelmekte. Tea-Party Hareketi’nin radikal üyelerine hükümet hakkında ne düşündükleri sorulsa da hepsinin ortak duygusu açıktır: Hükümetten nefret ediyorlar. Kendilerini seçkinler tarafından terkedilmiş hissediyorlar. Araştırmalar gösteriyor ki, toplumsal sınıf atlama ve yükselme Avrupa’da ABD’den daha kolay. Tabak yıkayıcısından milyoner yaratma biçimindeki Amerikan rüyası giderek tam da şuna dönüşüyor: Bir rüya!

>>>> Bunun için sosyal adalet, seçim kampanyalarının hâkim konusu haline geldi. 

Sorun şu ki, her kim ABD’de böyle sorunlardan bahsediyorsa hemen bir ‘sınıf savaşçısı’ olarak damgalanıyor. Başkan Barack Obama bunu tam da şu sıra tecrübe etmek zorunda kaldı: Ulusa sesleniş konuşmasında zenginler için vergi oranlarının artırılmasını savundu ve derhal ‘Avrupa sosyalisti’ olarak damgalandı. Bunun için güçlü bir sol hareketi oluşturmak çok zor. Bu zamana kadar Amerikan tarihinde yalnızca bir kez, o da dünya ekonomik krizi sonrasında 1930’ların başında bunun gerçekleşmesi mümkün oldu.

>>>> Bu zamana kadar olmaması bundan sonra olmayacağı anlamına gelmez: Yeni ekonomik kriz çoğu kez dünya ekonomik kriziyle karşılaştırılıyor.

Ama solun isyanı nerede kaldı? Bu kriz Wall Street’te başladı, çünkü ABD’li sağcı ideologların sürekli dayattıkları gibi, finans piyasalarının kontrolü sistemli bir biçimde kaldırıldığında meydana çıktı. Kriz basit insanları dehşetli vururken, devlet yardımı sayesinde finans sektörünün zengin çalışanları kriz vurguncuları olarak para kazandı. Bu bile bir sol isyan çıkarmayacaksa, başka ne çıkarabilir? Ben bir tür sol Tea Party’nin ortaya çıkmasını bekliyordum.

 >>>> ‘Occupy Wall Street’ Hareketi bunun ön habercisi olamaz mı? 

Aman daha neler? Bu hareketi ben ciddiye almıyorum. Bu insanlar büyük oranda 1999’da Seattle’da Dünya Ticaret Örgütü’nü protesto eden insanlar. Yeni fikri olmayan antikapitalistler. 

>>>> Yeni bir solun ortaya çıkıp harekete geçmesini ne engelledi ki? 

Neticesinde yüzde 20 oranında Amerikalının işini kaybetmiş bir biçimde ortada kaldığı 1930’lardaki krizin tekrar meydana gelmemesi için, ABD Merkez Bankası (Rezerv Bank) ve Maliye Bakanlığı, kararlı bir biçimde müdahale etti. O zaman Başkan Franklin D. Roosevelt büyük bankaları parçaladı ve buna o kadar ihtiyaç vardı ki, kimse bunu protesto etmeyi düşünmedi. Finans sektörünün yeniden düzenlenmesi için bence şimdiki krizde Goldman Sachs, Citigroup veya Bank of America bölünmeliydi. Bunlar kötü ekonomik koşullarda batmalarına izin verilebilecek küçük parçalara bölünmeliydi. Bu şirketler, artık kendilerini dokunulmaz kılan ‘too big to fail’ ((batmak için fazla büyük) olmaktan çıkarılmalıydı. Ama ne yazık ki bu cesaretli adım atılamadı.

>>>> Başkan Obama yeterli kararlılığa sahip değil mi? 

Obama krizin başında ‘Newsweek’ dergisinin manşetinde "Şimdi hepimiz sosyalistiz" diye belirtilen bir imkâna sahipti. O zaman Obama, büyük bankaları devletleştirmeli ve parça parça yaparak satmalıydı. Ama hükümetinin o günkü düşüncesi de büyük Wall Street bankalarının istediği gibiydi.  

>>>> Başka bir ifadeyle: Obama ve önde gelen eski bankacı Timothy Geithner gibi en önemli danışmanları bugün protestoların yöneltildiği yüzde 1’in içinde…  
 
Elbette bu yüzde 1’e aitler ve onların arkadaşları da buraya dâhil. Goldman-Sachs şefi Lloyd Blankfein kriz sırasında onlarca kez Geithner ile fikir alışverişinde bulundu. Bu, bugün bile Beyaz Saray’daki tartışmalarda belirleyici rol oynuyor. 

>>>> Ciddi olarak Cumhuriyetçilerin daha az Wall Street dostu olduğunu mu söylemek istiyorsunuz?

Asla. Wall Street muhafazakârları zaten çoktan çantada keklik görüyor. Ama daha önemli soru şu: Ama neden fazla da zengin olmayan seçmen, çıkarlarını hiç de umursamayan sağcılara oy atıyor? Bunun nedeni ABD’de kökleri derinlerde olan anti devlet ideolojisine dayanıyor olmalı. Ekonomik seçkinlere hizmet eden Cumhuriyetçilerin seçkinlere gürlemesi basitçe birçok seçmenin hoşuna gidiyor.  

>>>> Obama neden bu hayal kırıklığına, hüsrana uğramış insanlara yardımcı olmuyor?

Çünkü yeni bir ekonomik düzen sunacak bir vizyona sahip değil. Obama sürekli sanki biz 1970’lerde yaşıyormuşuz gibi klasik sosyal refah devletinden söz ediyor: Daha fazla devlet, daha fazla sendika, küreselleşme kötü.

>>>> Başka ne yapmalı ki?

Sadece bir Alman dergisinde çalıştığınız için söylemiyorum: Ama Alman ekonomisi açıkça ABD için örnek olabilir. Almanya, kendi ülkesinde, bütün dünyaya satabileceği üretim yapmayı sürdürmeyi başardı. Böylelikle Almanya, ülkesindeki orta sınıfı bizden çok daha iyi korudu.  

>>>> Gerhard Schröder’in Agenda 2010’u ABD soluna örnek mi oluşturmalı? 

Alman sosyal demokratları çalışma hayatını esnekleştirdi ve sosyal devleti rekabet edebilir hale getirdi. Eski ‘fazla devlet’ mantrası artık Almanya’da geçerli değil. Bu çok büyük bir başarı ve İtalya ve Fransa’da olduğu gibi, hiçbir biçimde aktüel avro krizinin nedenlerinden biri değil.     

>>>> Orta sınıfın korunması korumacılığın bir türü değil mi?

Çin’in dünyanın fabrikası olacağı hiçbir zaman Batının aklına gelmezdi. Çinliler ustaca bir biçimde Batı devletlerini birbirlerine karşı karşıya getirdi ve onların teknolojilerini çok uygun bir biçimde kendi güvenceleri altına aldı. Her ülke şöyle düşündü: “Ben biraz bir şeyler kazanmak istiyorsam, her ne kadar teknolojimi çalsalar da, bizi kandırıp satsalar da, bunlarla ticaret yapmalıyım.” Biz, Çin’in karşısına böyle korkakça çıkmamalıydık.

>>>> Bu eğilim hâlâ değiştirilebilir mi?

En azından bu ABD için çok geç. Bütün önemli endüstri işletmesi daha şimdiden Çinlilerin elinde bulunuyor.   

>>>> Borç krizi içinde bugün Avrupalı politikacılar oldukça etkisiz ve çaresiz görünüyor. Batı demokrasilerinde hâlâ politikacılar genel olarak yönetebilirler ya da çok güçlü finans piyasalarına izlemeleri gereken yolu dikte ettirebilirler mi?
  
Siyasi yönetimin zor bir hal alması sadece finans piyasalarına bağlı bir şey değil ki. Bütün modern demokrasilerin büyük bir zorluğu var: Her çıkar grubu sadece kendi talepleri için acımasızca mücadele ediyor. Yunanistan’a bakın, ücretlerini kendileri belirlemek ve istedikleri kadar kazanmak için mücadele eden doktorlar, eczacılar ve mimarlar. Aynı zamanda vergiler söz konusu olduğunda hemen kaytarıyorlar. Bu evet, devletin iflasına götürdü.  

>>>>> Kimse tarafından seçilmeyen danışmanlar ve teknokratlar şimdi Yunanistan’da borçlu alacakları için mıntıka temizliği yapacak. Bu şimdi gerçekten demokratik mi?
 
Yunanistan’ın yakın bir zamanda Avro Bölgesinden çıkacağına iddiaya girerim. Ne kadar yetenekli olunursa olunsun durum değişmez: Bir süre sonra Yunan halkı her türlü karışmayı dışarının dayatması olarak algılayacak ve bunu istemeyecek. Ya da Yunan halkının birden bire Almanlar gibi olacağına mı inanıyorsunuz?  

>>>> Avrupa en son çaresiz avro kurtarma operasyonlarından sonra hâlâ demokratik kalabilir mi?   

Sanki bugüne kadar öyle miydi? Avrupa’nın birlik sürecini seçkinler belirledi. En iyi kanıt: Ne zaman bir ülkede bir referandum birleşme planını reddetse…    

>>>> … bu Referandum basitçe tekrarlandı… 

Aynen. AB seçkinleri sıradan halka dedi ki: “Ah, siz bu sefer bunu gerçekten tam doğru anlayamadınız. Siz anlayıncaya kadar tekrar oyluyoruz.” Ayrıca, bu arada Avrupa’nın hemen her ülkesinde, Norveç’ten Macaristan’a kadar önemli sağcı protesto partileri iktidarda. Bunlar Avrupa Birliği karşıtı, göçmen karşıtı, Avrupa seçkinlerine karşı ve başarılılar çünkü çok sayıda seçmen artık politikacılarının kendilerini temsil etmediğine inanıyor.   

>>>> Buna karşılık otoriter sistemler her geçen gün daha çok seviliyor. Alman işverenler ne zaman Çin’e gitse döndüklerinde Çin’de kararların ne kadar çabuk alındığını hayranlıkla anlatıyor.

Amerikalı işverenler de bunu söylüyor. Tabii Pekin’de kısa sürede ne kadar büyük yatırım projelerinin hayata geçtiğini görünce etkileniyorlar. Her şeyden önce ABD ve Avrupa’da politikacılar artık böyle kararlar vermeye yetenekli görünmüyor.

>>>>> Dünya çapında da örnek olan bu Çin Modeli, sizin ‘Tarihin Sonu’nda ortaya attığınız Batı ihracat demokrasisi teziyle temelden çelişiyor. 

İtiraz: Çin Modeli dünya çapında ortaya çıkmıyor. Bizim Batılı sistemimiz bariz zayıflıklar gösteriyor ama Çinlilerinki de çalışmıyor. Bu derin bir haksızlık ve etik değil.

 >>>> Öte yandan hükümetler Çin baharından korkmaya başladı.

Ekonomik büyüme durursa hayal kırıklığı sistemi raydan çıkarır. Hayır, bütün zayıflıklarına rağmen Batı demokrasisi tek başarılı küresel model.