Sönmeyen yangınlar
BÜLENT USTA BÜLENT USTA

Devlet kendisi için vardır sadece, bireyleri önemsemez. Devlet, bireylerin vatandaş olarak kullanım değerine bakar. Mahkûmların kullanım değeri düşüktür onun için. 19 Aralık 2000 tarihinde yaşanan “Hayata Dönüş Operasyonu”nu hatırlamak bile yeterli. Dönemin Adalet Bakanı Hikmet Sami Türk, koğuşlardan kalaşnikofla ateş açıldı demiş, Adli Tıp raporuna göreyse koğuşlardan ateş edilmediği ama müdahale sırasında koğuşlara öldürücü dozun üzerinde gaz sıkıldığı, atılan gaz bombaları yüzünden boğularak ya da yanarak onlarca gencecik insanı hayatını kaybetmişti. 12 yıl sonra, Urfa Cezaevi’nde çıkan isyanda 13 mahpus öldü ve Adalet Bakanlığı’nın her şey kontrol altında açıklamalarına rağmen, Urfa Cezaevi’ndeki yangının alevleri başka cezaevlerini de tutuşturmuş durumda. Orman yangını söndürür gibi cezaevlerindeki yangınları söndüreceğini sanan, cezaevlerinin bulundukları illerin ekonomisi için önemli olduğunu söyleyip yeni cezaevlerinin yapılacağını müjdeleyen ve ekonomik kalkınmaya cezaevi yaparak hız vermeyi planlayan demokrasi şampiyonu hükümetimizle ne kadar gurur duysak az…
 
Devlet, “sahip olduğu bireyler”den çalışmasını, üremesini, tüketmesini, ihtiyaç olduğunda ölmesini ister. Bizdeki devlet anlayışı yüzyıllardır böyle. Başbakan çıkıp kadınlara “çocuk doğurun” diye telkinde bulunuyor mesela açık açık. Çünkü devleti çalışarak, tüketerek, ölerek güçlendirecek insanlara ihtiyaç duyuyor. İşin ilginç tarafı, bu klasik “devlet aklı” içimize öyle bir yerleşmiş ki, çoğu kişi devletin bireyler karşısında takındığı bu tavrı sorgulamaya bile gerek duymuyor. Hani kendilerine liberal, neoliberal gibi sıfatlar yakıştıranlar bile, karşı olduklarını söyledikleri “devlet aklı”yla düşünmeye devam ediyorlar ki, bu noktada ulusalcılardan, devletçilerden pek farkları olmadığını görebiliyoruz. 
 
Televizyonlar ve gazeteler devlete akıl verenlerle dolu, ama konuştukları dil bile, bana çoğu zaman anlaşılmaz geliyor. Ancak Foucault gibi düşünürler sayesinde, onların konuştuğu dili, “devlet aklı”nın neye benzediğini ve ne işe yaradığını anlayabiliyorum. Yüzyıllardır süren ve insanlığa korkunç acılar yaşatmış bir oyunun aktörü olmaya bu kadar hevesli oluşlarına şaşırmıyorum elbette, güç ve iktidar arzusu öylesine kök salmış ki içlerinde…  Mesela cezaevlerindeki isyanla ilgili olarak, hükümeti yeterince önlem almamakla suçlayıp cezaevlerinin özelleştirilmesini bile savunabilirler. Bianet’teki Mine Şirin’in yazısına göre 1997 yılından beri konuşulan bir konu zaten cezaevlerinin özelleştirilmesi. Hatta Mine Şirin yazısında İTO Meclis üyesi Mithat Ünlü’nün yaptığı bir konuşmaya da yer vermiş:"Ya hapishaneler fabrikaların bahçesine, ya da fabrikaların makinelerini hapishanelerin bahçesine taşımalıyız. Hapishaneye katil giren vatandaş katil çıkmamalı... Bugün ABD'de örnekleri var. Bilançoları açıklanmayan ama en yüksek kâr eden bu tür hapishane fabrikalarıdır.” Foucault demiyor muydu, tımarhane, hapishane, fabrika, kışla gibi yapılar benzer aygıtlardır ve aynı iktidar sistemine hizmet ederler. İnsanın bedenini, varlığını ve zamanını işgücüne dönüştürerek kullanmak içindir bu aygıtlar. Kreşten ve okuldan alıp kışladan geçirdiği insanları, “ya fabrikaya gidersin, ya da hapishaneye veya tımarhaneye düşersin” tehdidiyle hizaya sokup, sonunda da mezara ya da düşkünler evine bırakan bu iktidar sisteminin daha iyi işlemesi için devlete akıl verenlerin konuştuğu dil, bu yüzden anlaşılmaz geliyor bana. Aydınlar ve sanatçılar, devlet aklıyla düşünmeyi bırakıp, Roboski’de bombalanarak ya da Urfa’da yanarak ölenler için ezilenlerle birlikte düşünerek ve başka bir akıl inşa ederek dünyayı sevdiklerini gösterebilirler ancak. 
 
Foucault, Ayrıntı Yayınları’ndan çıkan ve seçme yazılardan oluşan “Büyük Kapatılma” adlı kitabında şöyle sesleniyor, içi dünya sevgisiyle dolu olanlara: “Cezaevi sistemi, yani insanları, özel gözetleme koşullarında, kapalı binalarda, ıslah edilinceye kadar -en azından bu varsayılmaktadır- kapalı tutmaktan oluşan sistem tamamen yenilgiye uğramıştır. Bu sistem, daha geniş ve daha karmaşık bir sistemin parçasıdır ve buna cezalandırma sistemi diyebiliriz: Çocuklar cezalandırılır, öğrenciler cezalandırılır, işçiler cezalandırlır, askerler cezalandırılır. Hasılı, herkes bütün yaşamı boyunca 19. yy’dakinden farklı şeyler için cezalandırılır. Cezalandırıcı bir sistemde yaşıyoruz. Tartışılması gereken budur.” Tartışılması gereken, cezaevlerini fabrikalara dönüştürmek ya da daha yüksek güvenlikli cezaevleri inşa etmek değil. Tartışılması gereken, yaşamımıza derinlemesine işleyen bu iktidar sistemi ve bu iktidar sisteminden kurtulmamız için ezilenlerin nasıl örgütleneceği… İtfaiyenin yangınları söndürdük açıklamasına bakmayın, ne Haydarpaşa Garı’ndaki, ne Cunda’daki, ne Heybeliada’daki ne de cezaevlerindeki yangın aslında hiç sönmedi, yanmaya devam ediyor…