Sonsuz Döngü üzerine… (eternal recerrence)!
ZAHİT ATAM ZAHİT ATAM

Ben Nietzsche konusunda çok basit bir şey söyleyeyim: Genellikle aptallar, tutunamamışlar ve elbette topluma kendini kabul ettirememiş zavallılar Nietzsche hayranıdır. Hatta daha ilginç bir şey söyleyeyim, giderek hayatlarında atlatamayacakları bir badireye saplanıp kalanlar, tıkananlar, işte o çaresizlik hallerinde bir tür büyüklük satmak ve kendilerine anti-depresan olarak Nietzsche’ye sarılırlar. Bu bir kere elimizde bulunsun, sosyal olgunun kendisi sanıldığından daha önemlidir. Ve şunu hiç unutmayın, 1980 sonrasında iktidar aptallar, reziller ve elbette ucuz felsefeye meraklı olanlar için, Türkiye’de anti-Marx reçete olarak Nietzsche pazarlamayı kendince etkili bir politik yöntem olarak kullanmaya karar verdi, uyguladı. Türkiye’de Nietzsche insanları hayata tutunduran değil, yenilmişlerin, ezilmişlerin, mücadele kaçkınlarının, şandan şereften uzak insanların “büyüklenme ve mazeret deposu” olarak çok etkili oldu. Hoş dediklerime öfkelenecekler, hadi oradan diyecekler. Bunu iyi biliyorum: Ben zaten Zamansız Düşünceler’in yazarı değil miyim?

Ama bu Sonsuz Döngü meselesi önemli: Bakın, bizim cahil filozofumuz bu Sonsuz Döngü meselesini kendisi bulmamış, Yunanlının birinden almış ve bu düşünceyi son aşamasına kadar götürememiş ve elindekinin de kıymetini bilmiyor.

Şimdi bir kez düşünün bakalım: Sonsuz Döngü’nün ahret ve ahlakla ilişkisi nedir? Hoş Nietzsche bunlara güler geçerdi, ama yine de siz düşünün, zihin jimnastiği yapamayan adamdan filozof falan olmaz.

Her bir insan hayatının sonsuza sonsuz ayrıntıda kayıtlı olduğunu düşünün. O insanın hep aynı şeyleri, o sonsuza kayıtlı şekilde sonsuz bir şekilde yaptığını düşünün. Mesela 6-7 Eylül olaylarından sonra profesörün birinin çıkıp Meclisimizde “bu işi komünistler yapmıştır” dediğini. Aynı şekilde, Sarkozy’nin o aptalca konuşmalarını yaptığını bir dahaki tekrarından önce kendisine seyrettirin, hem söylediklerini hem yaptıklarını, sonuçlarını ve bunların veballerini anlatın, tekrar seyrettirin, o yine aynı şeyleri yapsın. Ya da Işid’in nasıl kurulduğunu gidip Amerika’nın o zamanki dışişleri bakanına anlattırın, sonra da onların yaptığı o korkunç katliamları, zalimlikleri gösterin, sonra o aynı şeyi bir daha yapsın. Ya da ne bileyim, Katolik Kilisesi’nin anti-semitik histeri zamanındaki kayıtsızlığını ele alın, sonra da kayıtlarınızla birlikte gidin ve onlara bunların sonuçlarını gösterin, onlar yine aynı şeyleri yapsınlar. Tarihte korkunç olana korkunç diyebilmek hem bir onurdur, hem de cesarettir. O yüzden, sonsuz döngünün esası ve yorumunda övgü ve mantıksal derinlik ve ahlaki sorumluluk anlamında Nietzsche nal toplar. Bu tam anlamıyla en ideal anlamını ve derinliğini, Ahret sorusu ve sorgusunda bulunur. Çünkü orada aynı zamanda, sizin ruhunuz, bedeniniz, aklınız, vicdanınız sizin bulduğunuz mazeretler için size karşı tanıklık yapacaklar.

İnsanların ne kadar kolay düşman ürettikleri, insanların ne kadar kolay şu ya da bu çıkar için yalan söyleyip kötülük yapabildiklerini, insanların bilmem hangi ideoloji için bilmem hangi yüce değer için nasıl alçalabildiklerini görünce, insana ağırlık kâmillik verecek bir şeyler arayan insan, belirli deneylerin, belirli eylemlerin, belirli alçaklıkların hiç yapılmamasını ister, bunun için çalışır.

Bu sonsuz vadide, nice iniltiler, acılar yankılanıyor, nice vicdanlar kanıyor: Bunların çoğu üç kuruşluk çıkarlar ve sahte-zaferler için girişilen fiillerden doğuyor. Acı kan ve ihanet zincirinde, insanlık nice sahte kahramanın nutkuyla “mazlumların” ahına karşı zafer geçitleri düzenliyor. Sonsuza yazgılı olmak, sanılanın aksine Antik Yunan’ın buluşu değildi ve bunu mantıksal ve ahlaki sınırlarına götüren de onlar olmadı. Bunun kaşifi ve bilgece yorumu, Batı’nın değil, tam aksine Doğu’nundur ve Doğu, Batı’nın efendi olduktan sonraki zalimlikleri konusunda, Batılılar kadar ileri gitmedi. Ama gelin görün ki akıl fukaralığı Doğu’ya egemen olduktan sonra, Suudi Arabistan/ İran arasındaki günümüzdeki husumet gibi aptallıklar, ümmeti İslam için yeni karanlık günlerin habercisi. Niçin İslam tarihinde, bir manevi önder çıkıp da Hıristiyan Kardeşliğini zamanında kuran Aziz Paul gibi bir kardeşliği günümüzde ve çok büyük bir coğrafyada kurmuyor da, birbirlerinin malı öbürüne batıyor, hiç anlamıyorum. Düşmana karşı birlik masalı artık yetmiyor mu? Bıkıp usanmadınız mı, günümüzde kanla beslenen topraklarda efendilik satmaya, anlamıyorum!