Sonuna kadar siyasi ve siyah beyaz
SEVİN OKYAY SEVİN OKYAY

Sizi İstanbul Film Festivali’nde tanıdık, Signore Rosse. Yoksa henüz Sinema Günleri miydi? Siyasi filmler yapan, belgesel tarzını ve siyah-beyazı seven bir yönetmen. Şahsen ben sizi çok severdim. Bunda iyi yönetmenliğiniz ve konu seçiminiz kadar, birinci sınıf oyuncularınızını da rolü vardı. Hayranı olduğum Gian Maria Volonte, örneğin, ya da büyük Lino Ventura. Bazen de, ‘Le Mani sulla città / Hands Over the City’de olduğu gibi, Rod Steiger. Siyah / beyazı da severdiniz. “Siyah beyaz” demiştiniz. “İyi sinema yapmanın tek yöntemidir... Siyah beyaz hayal kurmayı sağlar, bir öneridir, kısıtlama değil.”

Rosi, 1922 yılında Napoli’de doğdu. Hukuk okudu, sonra çocuk kitaplarını resimlemeye başladı. Aynı zamanda Radio Napoli’de çalışıyordu. Yönetmeye ise, tiyatroda Ettore Giannini’nin asistanı olarak, 1946’da başladı. Sinemaya geçti, ‘Terra Trema / Yer Sarsılıyor’ (1948) ve ‘Senso’da (1953) Luchino Visconti’nin asistanı oldu. Senaryolar yazdı. İlk filmi ‘La Sfida’yı 1958’de çekti ama adını duyurması ‘Salvatore Giuliano’ (1962) iledir. Rosi’ye Berlin’de Gümüş Ayı getiren bu film, Sicilyalı haydut ve halk kahramanını belgesel çeker gibi izler. Giuliano’nun cesediyle 1950’de başlar ve onun hayatı ile ölümünü, savaş sonrası Sicilya’nın sosyo-politik sorunlarıyla bir arada ele alır. Bununla, gerçeğe ulaşmanın zorluğunu anlatmak istemiş, öyle demişti. Gianni Di Venanzo’nun siyah beyaz görüntüleri de filmi daha da etkili hale getirmişti.

Kimler için? Sadece festivallerde izleyen bizler için mi acaba? Belki de. Francesco Rosi ile BBC için bir söyleşi yapmış, onun iki filminde oynamış gazeteci John Francis Lane, filmin ilk kez çekildiği yerde, Giuliano, ya da orada bilindiği adıyla Turiddu’nun köyü Montelepre’de gösterilmesini şöyle anlatıyor:

Film, köy erkeklerine oynamış. Filmde oynayan da onlar, kadınlar oynamayı reddetmiş. Bunun üzerine Rosi, Palermo’ya asistanlarını yollayıp liman civarından fahişeleri toplatmış, onları oynatmış. Genç erkek seyirciler kadınlardan bir kısmını tanıyınca biri ‘Bu kadınlarımıza hakarettir’ demiş ama tepki o kadarla kalmış. Başka da tepki göstermemişler. Teknik nedenlerle geç başlayan film gece 1’den sonra bitince, kimse alkışlamamış. Belki alkışlamak gerektiğini bilmiyorlardı. Belki de Turiddu hakkında farklı bir hikâye duymak istemişlerdir. Olur a, Michael Cimino’nun yıllar sonrakı ‘The Sicilian’ı gibi daha görkemli bir şey...

Bir başka gangsterin, Lucky Luciano’nun bizde ‘Talihli Gangster’ diye oynayan hikâyesini ilk gören İtalyanlar ne dedi, bilemem. Norman Mailer’a göre ise, Lucky Luciano (1973) “Mafya hakkında o vakte kadar yapılan en iyi filmdi: düşünceli, hakikate en yakın ve bir suç topluluğunun paradokslarına karşı en duyarlı. ”Rosi, Luciano’nun hikâyesinin gerisinde bu sefer de mafya babasının iadesine yol açan ABD-İtalya politikalarını kurcalıyordu. Luciano yaşlı, hasta ve yorgun bir adamdı. Rosi de, kasıtlı olarak, şiddet göstermekten kaçınmıştı. “Günbatımını kaydetmek istedim,” diyordu. “Niyetim şiddetin dehşetini resmetmek değil, şiddet çevresinde kurulmuş bir dünyada yaşamanın dehşetini resmetmekti.”

Sonuna kadar siyasi dedim ama, edebiyat uyarlamalarını da es geçmek istemem. Özellikle Carlo Levi’nin kendi başına gelenleri anlattığı “Cristo si è fermato a Eboli / İsa Eboli’de Durdu”dan. 2008 Berlin Festivali’nde Rosi’nin 13 filmi gösterilmiş. Biz de İstanbul Film Festivali’nde en iyi filmlerini görme şansına kavuştuk. Sevgi ve saygıyla uğurluyoruz...