Soru kadar, soran da önemli
YANKI YAZGAN YANKI YAZGAN
Birtakım yüce otoritelerin ortaya attığı dogmalara alternatifler bulmanın yolu, durumun ne olduğunu anlamaktan geçer

Kanserin insanların inanç tarzlarını ve dine bakışlarını nasıl etkilediğine dair bir araştırma yürütülürken, proje yöneticisi onkoloji uzmanı Prof. Dr. Serdar Turhal bu sorularla 'mezhepsel ayrımcılık' vb yapıldığı suçlamaları ile karşılaştı. Sorular arasında hastanın Sünni/Alevi mezheplerinden olup olmadığı, dinsel inancının yoğunluğu, hastalık öncesi ve sonrası dönemde dinsel kurallara uyumu (namaz, dua  vs) var. Başka şartlarda sorulması abes olabilecek bir soru, bir araştırma çerçevesinde sorulduğunda bakılacak tek ölçüt var: Sorular araştırmanın temel hipotezinin incelenmesi için gerekli mi? Türkiye’de dinsel eğilimlerin ve uygulamaların hastalıklara bağlı değişimini incelemek isteyen birisinin inanç özelliklerine ilişkin sorular sormasını din temelli ayrımcılık yapanların kimlerdensin, bizden misin sorularıyla karıştırmak, bana göre ciddi bir haksızlık.

Araştırmayı hazırlayan Serdar Turhal’ı suçlamalardakinin tam tersi birisi olarak tanıyıp, bildiğimden ya da bir mesleki dayanışma refleksi gösterdiğimden ötürü böyle düşündüğümü sanmanızı istemem. Araştırmalarda sorduğumuz soruların mantığını biraz açıklamaya çalışayım. Araştırma konusuna bağlı olarak insanlara “intihar etmeyi hiç düşündünüz mü” ya da “ayda kaç kez cinsel ilişki kuruyorsunuz” diye sorduğumuzda, sorularımızın endazesinin ölçütlerinden birisi sorunun konuyu anlamak için gerekliliği ise, diğeri de bu sorgulamanın bir zarar doğurup doğurmayacağıdır. Örneğin, intihar etmeyi düşündünüz mü sorusuna “evet, dün akşam” diye yanıt veren birisine, “peki, bir sonraki soruya geçelim” demek yerine, kişiye nasıl yardım edeceğimize ilişkin bir planımızın olması bu 'zarar vermeme' kaygısının ürünüdür. Tabii, insanlara bu soruları sormanızın ne faydası var ya da durduk yerde akıllarına ne sokuyorsunuz, diyen karşı çıkışlar olur. Örneğin, intihar sorusunun çocuklarında bu düşünceleri ve eylemleri tetikleyeceği kaygısı birçok anne-babayı rahatsız eder. Araştırma sonuçlarına bakmak anne-babaların rasyonel kaygısını giderebilir: intihar girişiminde bulunmuş birçok genç, hayatta kaldıklarında kendilerine bu sorunun çok önceden sorulmuş olmasını beklediklerini ifade ederken, sorulup da “evet, düşündüm” yanıtını verenlerin gerçek girişimde bulunma olasılıkları azalmaktadır. Kısacası, sormak değil, sormamak bir problem (ve sorumluluk) yaratmaktadır. Bunu araştırma yapmaksızın nasıl bileceğiz?

Birtakım yüce otoritelerin ortaya attığı dogmalara alternatifler bulmanın yolu, durumun ne olduğunu anlamaktan geçer. Araştırma bir anlama çabasıdır. Soru sormaya dayanır. Dinsel inanç ve kanser tanısı almak arasındaki ilişkiyi araştıran çalışmanın aldığı tepki (dincilik, ayrımcılık vs suçlamaları) daha yakından bakmadan anlaması zor bir tepki.  Yüzlerce yıldır ayrımcılığa ve baskıya uğramış toplum kesimlerinden insanların duyarlılaşması sonucunda oluşan bir savunma duvarı, zarar verme amacı veya olasılığı olmayan bir araştırmanın sorularını varlığına kastedermiş gibi algıladığında, araştırmacı ya da hasta ne yapabilir? İçinde olduğu toplumun baskı ve şiddet mirasının etkilerini, sadece ayrımcılığa ve baskıya uğrayanlar değil, o ayrımcılık ve baskının boyutunu kestiremeyenler de yaşarlar.

Bütün bu olaylar zincirine işler olup bittikten sonra baktığımda, içimize yerleştirilmiş korku ve kaygının düşünüşümüzü nasıl altüst edebildiğini, sürekli mağdurluk durumuna düşürüldüğümüzde, çevremizdeki tehlikelere dönük algımızın nasıl keskinleştiğini farkettim. Ülkemizde dışlanmış, ayrımcılığa ve baskıya uğramış insanların yaralarının bir türlü kabuk bağlayamaması sonucunda hayatların nasıl dar bir alana kıstırıldığını gördüm. Araştırmaya gelen tepkilerin önemli bir bölümüne yaralanmışlara özgü bir refleks gibi bakabilriz. Bir kısmı ise, ne olduğunu anlama çabası gütmeksizin, düşünülmeden söylenmiş sözler gibi.

Bu yaralanmışlara özgü refleksin sosyal adını mağdurluk koyarsak, mağdurluk geçici bir duruma dönüştürülebilirse, çıkışsız ve içe kapatıcı suçlama kültürü aşılabilir. İyi ve kötü niyet, doğru ve yanlış aynı muameleyi görmez. Araştırmacının anlama çabası ile iktidar sahibinin dışlayıcılığı (aynı soruları sormuş olsalar bile) birbirine karıştırılmaz. Yaraların iyileşmesi için ne yapabiliriz sorusu da bir arayışın, huzur ve barış arayışının sorusu olsa gerek.

Yazarın Diğer Yazıları
Yorumlarınız