"Söyleyeceklerim var"
10.07.2018 13:54 SPOR

ROMELU LUKAKU*

Fakir olduğumuzu ilk idrak ettiğim anı hatırlıyorum. Annemin buzdolabına bakarkenki yüzü hâlâ gözlerimin önündedir. 6 yaşındaydım. Öğle arasında yemek yemek için okuldan eve gelmiştim. Annemin menüsünde her gün aynı şey olurdu: süt ve ekmek. Küçük bir çocuksan böyle şeyleri düşünmezsin. Öyle sanıyorum ki paramız sadece bunlara yetiyordu.

Sözünü ettiğim o gün eve geldim, mutfağa doğru yürüdüm. Annem her zamanki gibi buzdolabının önünde elinde bir kutu süt ile duruyordu. Ama bu defa annem kutunun içindeki süte bir şey katmış, onu sallıyordu, anlıyor musun? Ne olduğunu anlamadım. Sonra da her şey yolundaymış gibi gülümseyerek öğle yemeğimi önüme koydu. Daha sonra anladım olan biteni. Annem süte su katıp çalkalıyordu. Bu sefer hafta boyunca sadece süt içecek kadar bile paramız yoktu. Meteliksizdik. Fakirlikten öte bir durum vardı... Fakir bile değildik, beş parasızdık.

Babam profesyonel futbolcuydu ama kariyerinin sonuna gelmişti ve paramız suyunu çekmişti. İlk önce kablolu TV gitti. Artık evde futbol maçlarını izleyemiyorduk. Günün maçını izleyemiyorduk artık. “Sinyal yok… Aboneliğiniz bu paketi kapsamıyor...”

Sonra bir gece eve geldim, bütün ışıklar kapalıydı. Elektriksiz 2, hatta bazen 3 hafta geçirdiğimiz oluyordu.

Banyo yapmak isterdim, ama evde sıcak su yoktu. Annemin ocakta ısıttığı azıcık suyu küçük bir kabın içinde ılıştırır, başımdan dökerek yıkanırdım. Alt sokaktaki fırından annem bazen veresiye ekmek alırdı. Fırıncı bizi bilirdi, beni ve kardeşimi tanıdığı için her Pazartesi gelişim çağında iki çocuğu olan anneme Cuma günü ödemek üzere veresiye ekmek veriyordu. Bir şekilde çabaladığımızın farkındaydım; ama annem süte su katmaya başladığında çabalarımızın beyhude olduğunu anlamıştım. Ne demek istediğimi anlayabiliyor musunuz? Bizim hayatımız buydu işte.

Tek kelime söylemedim anneme. Durumu kendisine daha fazla dert etmesini istemedim. Öğle yemeğimi yedim. Ama o gün ben kendi kendime bir yemin ettim. Sanki biri parmağını şıklatıp uykumdan uyandırmıştı beni. Ne yapmam gerektiğini biliyordum ve bunun için de ne gerekiyorsa yapacaktım. Annemin neler çektiğini görüyordum. Ama hayır! Oturup izleyecek değildim.

Futbol dünyasındaki insanlar futbolcuların sadece fiziksel olarak değil zihinsel olarak da güçlü olmalarından bahsedip dururlar. Zihinsel olarak görüp tanıyabileceğin en güçlü futbolcu benim dostum. Çünkü annem ve küçük kardeşimle karanlıkta oturup bugünlerin hayalini kurduğumuzu, bunun için dua ettiğimizi ve buna inandığımızı her zaman hatırlayacağım ben.

Annemle fakirliğimiz üzerine konuşarak onu daha fazla dertlendirmek istemediğim için bir süre ona durumu bildiğimi hissettirmedim hiç. Fakat bir gün okuldan eve geldiğimde annemi ağlarken görünce kararım değişti. Ve sonunda ona şunları söyledim; “Anne, her şey değişecek. Göreceksin. Anderlecht’te oynayacağım, hem de çok yakında. Her şey çok güzel olacak. Artık endişelenmene gerek kalmayacak.

6 yaşındaydım.

Babama “kaç yaşında profesyonel futbolcu olabilirim?” diye sordum.

O da bana “16 yaşında” dedi.

Ben de “tamam, 16 o zaman” dedim.

Zamanı gelince de oldum.

Size şu kadarını söyleyeyim; oynadığım her maç benim için finaldi. Parkta top oynarken, final maçındaymış gibi oynardım. Anaokulunda ders aralarında top oynarken, final maçına çıkmış gibi oynardım. Ölümüne ciddiydim. Topa vururken topun kabuğunu parçalamak istercesine vururdum, tüm gücümle… R1 tuşuna basmıyorduk dostum. Plase vurmak yok! FIFA oyunumuz yoktu. Playstation’ımız da yoktu. Orada burada oynuyordum ve önüme çıkanı yok etmek istiyordum.

Boyum yaşıtlarımdan daha hızlı uzamaya başlayınca bazı öğretmenler ve veliler beni huzursuz etmeye başladı. Bir yetişkinden ilk kez “Hey sen, kaç yaşındasın? Hangi sene doğdun sen?” lafını ilk duyduğum anı asla unutamam. “Ne? Ciddi misin?”

11 yaşımda, Lièrse genç takımında oynarken diğer takımdaki velilerden biri ciddi ciddi sahaya çıkmamı engellemeye çalıştı. Adam sürekli “bu çocuk kaç yaşında? Kimliği nerede? Bu çocuk nerden geldi?” deyip duruyordu. Nereden geldiğimi düşündüm. Antwerp’de doğmuştum ve Belçikalıydım.

Babam yanımda değildi. Arabamız olmadığı için deplasman maçlarına gelemiyordu. Tek başımaydım ve tek başıma onlara karşı durmak zorundaydım. Gidip çantamdan kimliğimi getirdim ve bütün velilere tek tek gösterdim. Kimliğimi elden ele dolaştırıp inceliyorlardı. Kan beynime çıkmıştı, şöyle düşündüm: “Şimdi sizin oğlunuzu daha çok ezeceğim. Zaten ezecektim ama şimdi hepten yok edeceğim. Siz arabanızla eve giderken yol boyunca ağlayacak!”

Belçika tarihindeki en iyi futbolcu olmak istiyordum. İyi ya da harika futbolcu değil, tüm zamanların en iyi futbolcusu olmak istiyordum. Benim bir misyonum vardı.

12 yaşımda 34 maçta 76 gol attım.

Babamın kramponlarıyla attım hepsini. Ayaklarımız aynı numara olunca kramponlarını paylaşmaya başlamıştık.

Bir gün dedem aradı. Annemin babası… Hayatımdaki en önemli insanlardan biridir. Annemin ve babamın geldikleri ülke olan Kongo ile tek bağlantım oydu. Her neyse, dedemle telefonda konuşuyorduk. Ben anlatmaya başladım; “harika bir sezon geçirdim, 76 gol attım ve şampiyon olduk. Büyük takımlar beni fark ettiler”.

Her zaman futbolum üzerine uzun uzun konuşmaktan keyif alırdı. Ama bu sefer bir gariplik vardı.

-Evet Rom, evet. Harika bu. Ama sen bana şimdi bir iyilik yapar mısın?

-Evet tabii yaparım, ne yapmamı istiyorsun?

-Kızıma göz kulak olur musun?

Kafam karışmıştı. Dedem ne demeye çalışıyordu?

-Anneme mi? Biz iyiyiz dede.

- Ama bana söz ver. Söz verir misin? Kızıma iyi bak, benim için ona iyi bak, tamam mı?

-Tamam dede, anladım. Söz veriyorum.

Bu konuşmadan beş gün sonra ölüm haberini aldık. Ne demek istediğini o zaman anladım. Dedemi hatırladıkça hâlâ içimi bir burukluk kaplıyor. Dört sene daha yaşayıp Anderlecht forması giydiğimi görmesini isterdim. Sözümü tuttuğumu görmesini, her şeyin düzeldiğine şahit olmasını çok isterdim.

Anneme 16 yaşımda bunu başaracağımı söylemiştim.

11 gün geciktim.

24 Mayıs 2009

Anderlecht ile Standard Liège arasındaki playoff finali.

Hayatımın en çılgın gününü anlatmaya başlamadan bir dakikanızı rica ediyorum; sezon başında U19 takımında zar zor oynuyordum. Hocamız beni hep kulübede oturtuyor, sonradan oyuna alıyordu. U19 takımında bile yedek kalıyorsam 16 yaşıma bastığımda nasıl profesyonel sözleşme imzalayabilirdim ki?

Hocamızla iddiaya girdim.

Ona, beni ilk 11’de oynatırsa Aralık ayına kadar 25 gol atacağımı garanti ettiğimi söyledim.

Yüzüme bakıp güldü. Hiç ciddiye almamıştı.

-Hadi iddiaya girelim o zaman.

-Tamam, ama 25 gol atamazsan sezonun geri kalanında ağzını açmadan kulübede oturacaksın.

-Peki, ama eğer kazanırsam servis minibüslerini temizleyeceksin!

-Tamam, anlaştık!

-Ha, bir şey daha var. Bize her sabah pankek yapacaksın.

-Peki, tamam…

Hayatımda girdiğim en aptalca iddiaydı.

Kasım’da 25 golü bulmuştum. Noelden önce pankeklerimizi yemeğe başlamıştık.

Bu da bir ders olsun. Aç bir erkek çocuğuyla asla şakalaşmayın, onunla asla iddiaya girmeyin!

13 Mayıs’ta, 16. yaş günümde Anderlecht ile profesyonel sözleşme imzaladım. İlk işim FIFA ve kablolu TV almak oldu. Sezon yeni sona ermişti ve evde takılıyordum. O yıl Belçika Ligi’nde çılgın bir sezon geçiyordu. Anderlecht ve Standard Liege ligi aynı puanda bitirmişti. Şampiyonu iki ayaklı playoff finali belirleyecekti. İlk maçı evde televizyondan izledim. Rövanş maçından bir gün önce reserve takımının hocasından telefon geldi.

-Merhaba

-Merhaba Rom, ne yapıyorsun?

-Parka gidip top oynamak üzereyim.

-Hayır hayır hayır! Hemen çantanı hazırla!

-Ne? Ne yaptım ki?

-Hayır, bir şey yapmadın. Hazırlanıp hemen stadyuma gitmen gerek. Asıl takım seni istiyor, hemen şimdi.

-Yo! Nasıl? Beni mi?

-Evet seni, hemen gel!

Koşa koşa babamların odasına daldım: “Hayır yatma böyle! Hemen kıçını yataktan kaldır, gitmemiz lazım adamım!” Babam şaşkın şaşkın bakıyordu: “Ha? Ne? Nereye gitmemiz lazım?”

-ANDERLECHT’E GİDİYORUZ ADAMIM!

Hiç unutamıyorum, stadyuma gider girmez soyunma odasına koşmuştum. Malzemeci, “Hangi numarayı istiyorsun delikanlı?” diye sordu. 10 numarayı istedim. Hahahaha! Neden bilmiyorum, sanırım hiçbir şeyden çekinmeyecek kadar küçüktüm. Bana “Akademi oyuncuları 30’dan sonraki numaraları alabiliyor” dedi.

-Hmmm, üç artı altı dokuz eder, dokuz da özel bir numara. Bana 36 ver o zaman.

O gece otelde, as takım oyuncuları akşam yemeğinde bana şarkı söylettiler. Hâlâ hangi şarkıyı söylediğimi hatırlamıyorum. Başım dönüyordu mutluluktan.

Ertesi sabah bir arkadaşım “haydi top oynamaya gidelim” demek için bize gelmiş. Annem de “O zaten top oynamaya gitti.” demiş. Arkadaşım “Nerede oynuyor biliyor musunuz?” diye sorunca annem “Final’de.” demiş.

Stadyumda buluşup takım otobüsüne bindik. Benim dışımda tüm takım çok şık takım elbiseler giymişti. Bense otobüse iğrenç bir eşofman takımıyla gelmiştim ve burnumun dibinde bir sürü kamera vardı. Soyunma odası 300 metre falan uzaklıktaydı. Birkaç dakikalık bir yürüyüş yani. Soyunma odasına adım attığım anda telefonum kafayı yemişti. Herkes beni televizyonda görmüştü. 3 dakika içinde 25 mesaj geldi. Arkadaşlarım çılgına dönmüşlerdi.

“Kanka, finalde ne işin var?”

“Rom, neler oluyor? Neden televizyondasın?”

Sadece en yakın arkadaşıma cevap verdim. “Kanka, oynayıp oynamayacağımı bilmiyorum, neler olduğunu da bilmiyorum, sadece izlemeye devam et!”

63. dakikada hoca beni oyuna aldı. Anderlecht için ilk sahaya çıktığımda 16 yaş günümün üzerinden sadece 11 gün geçmişti.

Finali kaybettik, ama ben çoktan cennette gibiydim. Anneme ve dedeme verdiğim sözü tutmuştum. O günden sonra çok yakında her şeyin yoluna gireceğini biliyordum.

Sonraki sezon hem lise son sınıfta okuyor, hem de UEFA Avrupa Ligi’nde top oynuyordum. Okula kocaman bir çantayla giderdim ki öğleden sonraki uçuşumu yakalayabileyim. O sezon açık ara şampiyon olduk. Ben de yılın en iyi ikinci Afrikalı oyuncusu seçildim. Müthiş bir şeydi!

Aslında bunların olacağını hep biliyordum ama bu kadar hızlı olabileceğini düşünmemiştim. Birden bire bütün basın beni göklere çıkarmaya başladı ve üzerimde büyük bir beklenti oluştu. Özellikle de milli takım için. Sebebini bilmiyordum, Belçika formasıyla harika işler yapmak istiyordum ama bir türlü olmuyordu. Daha çocuktum, 17, 18, 19 yaşında…

İşler yolunda giderken gazetelerde köşe yazılarında Romelu Lukaku, Belçikalı golcü diye bahsederlerdi benden.

İşler kötü gitmeye başlayınca “Romelu Lukaku, Kongo asıllı Belçikalı golcü” demeye başlarlardı.

Oynadığım futbolu beğenmeyebilirsiniz. Ama ben burada doğdum. Antwerp, Liege ve Brüksel’de büyüdüm. Anderlecht forması giyeceğim günleri hayal ederek büyüdüm. Vincent Kompany olmayı hayal ettim. Bir cümleye Fransızca başlayıp, Felemenkçe bitirebilir, bulunduğum mahalleye göre içine İspanyolca, Portekizce ya da Lingala dilinde kelimeler serpiştirebilirim. Belçikalıyım. Hepimiz Belçikalı’yız. Bu ülkeyi güzel yapan da bu değil mi?

Kendi vatandaşlarımın neden benim başarısız olmamı görmek için can attıklarını anlamıyorum. Gerçekten anlamıyorum. Chelsea’ye transfer olduğum ilk günlerde oynatılmıyordum ve halime gülüyorlardı. West Brom’a kiralanmamla dalga geçtiler. Ama artık bunu dert etmiyorum. Bu insanlar mısır gevreğine su kattığımız zamanlarda benimle birlikte değildi. Hiçbir şeyim olmadığı zamanlarda benimle olmayan birinin beni gerçekten anlaması mümkün değil.

Komik olan ne biliyor musunuz? Çocukken 10 yıl boyunca şampiyonlar ligi maçlarını kaçırdım. Hiçbir zaman kablo TV alacak kadar paramız olmadı. 2002 Real Madrid Bayer Leverkusen şampiyonlar ligi finalinin ertesi sabahı okulda herkes “Ne vole be!”, “Tanrım o nasıl bir voleydi!” diye konuşuyordu. Ne hakkında konuştuklarını biliyormuş gibi davranmak zorundaydım.

İki hafta sonra bilgisayar dersinde arkadaşlarımdan biri golün videosunu indirdiğinde, Zidane’ın sol ayağıyla topu köşeye nasıl yolladığını izlemiş oldum. 2002 Dünya Kupası finalinde Ronaldo’yu izleyebilmek için videoyu indiren arkadaşımın evine gitmiştim. Final dışında o turnuva hakkında bildiğim her şey, okulda çocuklardan duyduklarımdı.

Bir de 2002’de ayakkabılarımda delikler olduğunu hatırlıyorum. Kocaman delikler…

12 yıl sonra Dünya Kupası’nda oynuyordum.

Biz çocukken paramız olmadığı için Günün Maçı’nda Thierry Henry’i izleyemezdik. Şimdi milli takımda her gün beraberiz ve ondan çok şey öğreniyorum. Bir efsane canlı kanlı olarak yanımda duruyor ve bana vakti zamanında yaptığı gibi koşarak uzaya kadar nasıl gidebileceğimi anlatıyor. Thierry dünyada benden fazla futbol maçı izlemiş tek insan olabilir. Her şeyi tartışıyoruz. Oturup Almanya ikinci ligi hakkında konuşabiliriz.

-Thierry, Fortuna Düsseldorf’un saha dizilişini gördün mü?

-Boş boş konuşma, elbette maçı izledim.

Benim için dünya üzerindeki en havalı şey bu.

Dedemin bütün bunlara şahit olmasını o kadar çok isterdim ki!.

Premier Lig oynuyor olmama değil,

Manchester United da değil.

Şampiyonlar Ligi değil.

Dünya Kupaları değil.

Bahsettiğim şey bunlar değil. Keşke etrafımızda olsaydı ve bugün sahip olduğumuz hayatı görebilseydi. Keşke onunla son bir telefon konuşması daha yapma şansım olsa. Ona desem ki “Gördün mü? Sana söylemiştim, kızın gayet iyi. Artık evimizde sıçanlar, fareler dolaşmıyor. Artık yer yatağında uyumuyoruz. Derdimiz tasamız kalmadı. İyiyiz dede, hepimiz gerçekten çok iyiyiz…

Biliyor musun? Artık kimse kimliğimi kontrol etmiyor. Herkes adımızı biliyor…”

* theplayerstribune.com'dan çeviren, Serkan Fidan