Söz bitti, artık yeter!
ATTİLA AŞUT ATTİLA AŞUT

Odatv davasında önce Doğan Yurdakul tahliye edildi. Ardından Ahmet Şık, Nedim Şener, Sait Çakır, Coşkun Musluk… Sonraki duruşmada Müyesser Yıldız’ı salıverdiler. Son olarak da Barış’lar bırakıldı. Soner Yalçın, Yalçın Küçük ve Hanefi Avcı yine içeride kaldı. Dava aynı, kanıtlar aynı, raporlar aynı. Ama tahliyeler parça parça, gıdım gıdım!  

      Neden?

      Adaleti böyle taksitle mi dağıtacaksınız?

     Artık salıverilmenin de, tutuklu kalmanın da bir mantığı yok!

     Aynı davadan tutuklu yargılanırken salıverilen meslektaşlarımız haklı olarak soruyorlar:

     “Bizi neden bıraktınız, arkadaşlarımız neden hâlâ içerde?”

     Bu sorunun yanıtını veremiyor kimse.

     Son duruşmada Barış Pehlivan ve Barış Terkoğlu da özgürlüklerine kavuştu.

     Peki, geride kalanların suçu ne? Onları 16 Kasım’a dek hangi gerekçeyle içeride tutacaksınız?

      Tam yedi ay, Godot’yu bekler gibi TÜBİTAK raporunu bekledi mahkeme. En saygın üniversitelerden alınmış yurtiçi ve yurtdışı bilirkişi raporları yok sayıldı. Tüm umutlar TÜBİTAK’a bağlanmıştı. Sonunda o da açıkladı görüşünü. Raporda kimi belirsiz ifadeler olmakla birlikte, sanıklara yönelik suçlayıcı bir söz yer almıyordu. Yani bu rapor da öncekiler gibi, dava konusu belgelerin zararlı yazılım yoluyla dışarıdan gönderildiğini söylüyordu.    

     Durum yeterince açık değil mi? Hukukçu olmayanların bile artık ezbere bildiği kimi kavramlar (“Şüphenin sanık lehine yorumlanması” kuralı ve “masumiyet karinesi”) neden inatla göz ardı ediliyor?

     Yatanın niye yattığını, çıkanın niye çıktığını bilmediği bir düzene “demokrasi” denebilir mi?

     Hürriyet’ten Ayşe Arman soruyor Barış’lara:

     “Madem sizin tahliye olmanızda TÜBİTAK raporu etkili oldu, Soner Yalçın’da neden işe yaramadı?”

      Barış Pehlivan yanıtlıyor:
     “Biz de aynı şeyi merak ediyoruz. İddianamenin özü, üç ayrı bilgisayarda bulunan dijital veriler. Bilgisayarında veri olduğu iddia edilen Müyesser Yıldız ve ben tahliye ediliyoruz. Fakat bilgisayarında hiçbir veri bulunamayan Soner Yalçın edilmiyor! Akıl alacak gibi değil.

Tahliye olmadan bir hafta önce, bizim TÜBİTAK raporuyla ilgili tahliye talebimiz reddedildi. Orada mahkeme bana ve Barış’a, “Sizi tahliye edemeyiz, ev hapsine bile çıkaramayız, hakkınızda o kadar ağır şüphe var” dedi. Bir hafta sonra yurtdışına çıkış yasağı bile koymadan bizi serbest bıraktı.” (Hürriyet, 23 Eylül 2012)

 

     * * *

     Çelişkilerin, tutarsızlıkların sonu yok!

     Ne yazık ki tüm bu “akıl almaz” uygulamaların mantıklı bir açıklaması da yok!

     Barış Terkoğlu’nun son duruşmada dediği gibi:

     “Söz bitti, artık yeter!”

    

 

* * *

     Cumhuriyet şaşırtıyor!

 

     * 13 Eylül 2012 günlü Cumhuriyet’in sekiz sütunluk manşeti şöyleydi:

      “Libya’da ABD Büyükelçisi öldürüldü”.

       Haberin siyah zemin içinde “dişi” harflerle yazılmış spotlarından birinde ise şöyle deniyordu:

       “Hz. Muhammet’e hakaret ettiği ileri süren filmi protesto için Bingazi’de ABD konsolosluğuna saldırı düzenlendi”.

     Tümcedeki “süren” sözcüğünün “sürülen” olması gerektiği çok açık. Cumhuriyet gibi ciddi bir gazetenin birinci sayfasında böyle bir yazım yanlışının yer alması ister istemez göze batıyor. Ayrıca, manşette “ABD Büyükelçisi” büyük harfle yazılmışken, hemen altındaki “ABD konsolosluğu” neden küçük yazılmış, anlamak güç.

 

     * 15 Eylül 2012 günlü Cumhuriyet Ankara’nın ön sayfasında, Ahmet Tan’ın köşe yazısının anonsu var. Başlık şöyle: “Top da ihalede yuvarlak…” “Gözden kaçmış olmalı, iç sayfada düzeltmişlerdir herhalde” diyerek “A2’”yi çeviriyorum. Başlık aynı!

     Sözcüklerin “-de hali”yle, tümce içinde bağlaç görevi gören “de”yi,“da”yı Cumhuriyet çalışanları bile ayıramayacak duruma gelmişse, Türkçe açısından sözün bittiği yerdeyiz demektir.

 

       * * *

       Duvar Yazıları

     BirGün’ün “Duvar Yazıları” sayfasını seviyor, ayrıca önemsiyorum. Bana göre her gazetede, okurların görüşlerini yansıtacak böyle sayfalar, köşeler olmalıdır. Ancak, buralara mektup ya da yazı gönderen insanların genellikle özengen (amatör) kalemler olduğu gerçeği göz önünde bulundurularak, yazılardaki belirgin dil, anlatım ve bilgi yanlışları gazete yönetimlerince düzeltilmelidir. Aksi takdirde bu özensizlik yazana değil, gazeteye ve sayfa editörlerine eksi puan olarak yazılır. Derdimi daha somut anlatabilmek için, 26 Eylül 2012 günlü “Duvar Gazetesi”nden iki örnek vereceğim:

 

     1.  “Vicdan hareketine ihtiyacımız var” başlıklı yazının daha ilk tümcesinde önemli bir bilgi yanlışı var. Yazı, “Vicdan ve adalet kavramı 1789 Paris komünü ile ezilenlerin hayatına girmiştir” diye başlıyor. “1789, herkesin bildiği gibi Fransız Devrimi’nin başlangıç tarihidir. Paris Komünü ise bu devrimden 82 yıl sonra, yani 1871 yılında gerçekleşmiştir.

 

     2.  “Nefret suçları” başlıklı yazıda şöyle bir tümce yer alıyor: “Nefret suçunu düzenleyen bir yasanın yer kürenin her ülkesinde çıkarılması ve suça mağdur kalanların, mağduriyetlerinin giderilmesi en doğal bir taleptir.”

     Suça mağdur” kalınmaz! Herhalde “suça maruz kalanların” demek istemiş okurumuz. Ama bu da pek uygun bir söyleyiş değil. “Suçtan zarar görenler” denmesi, bence daha doğru bir tanımlama olur.

 

* * *

 

 Yalandan Kim Ölmüş?

 

* “Suriye’nin içişlerine karışmıyoruz.”(Başbakan Recep Tayyip Erdoğan)

* “Barzani mesajı aldı.”(Dışişleri Bakanı Ahmet Davutoğlu),

* “ ‘Yargıya söyledim’ lafı talimat anlamında değildir.” (Prof. Dr. Burhan Kuzu, Anayasa Komisyonu Başkanı)