Söz konusu olan şiirse...
HAYDAR ERGÜLEN HAYDAR ERGÜLEN
Bayramdan önce dağda, düzde, ovada onca genç, asker ölürken, Borsa başkanı denen zat çıkmış, ‘islami borsa’ kurmaktan söz ediyor! Dinleri imanları para, mal, mülk, inşaat, kar olunca borsa başkanı da o acılı, kanlı günlerde bile böyle bir şeyi söyleyebilir, söylüyor

Cümlenin gerisi de kendiliğinden gelir zaten: Dayak teferruattır! Öyledir öyle olmasına da, şiirin bu kadar etkin, işlevsel olacağı da doğrusu hiç aklıma gelmezdi. Hani şu pek bir işe yaradığını düşünmediğimiz, beyhude, gereksiz, faydasız bulduğumuz, yazana ne faydası var ki okuyana olsun dediğimiz şiir meğer çaktırmadan iktidar yolunu da açıyormuş! Şiirine bağlı diyeceksiniz haklı olarak, vallahi haklısınız, şiirine bağlı.

Şiirin mağduriyetten muktedirliğe götüren, ulaştıran bir gücü de varmış meğer. Bilsek ne işimize yarardı orası da kuşkulu. Yani şiir okuduğumuz, yazdığımız için iktidara mı gelecektik? İktidar bir yana, şiir bizim için olsa olsa dara çekilme vesilesi olurdu! (Bu son cümle biraz heyheyli oldu, bir nev’i koçaklama gibi oldu ama, o kadar da olsun. Yeniçerilerden atamız, akıncılardan dedemiz yok, yok da bilumum çapulcu ya da eşkıya taifesi de yoldaşımız sayılır, Bedreddin’den Köroğlu’na, Pir Sultan’dan Dadaloğlu’na, yine de hey hey!)

Bu kadar heyheylenme yeter. Fakat şiirin bir mağduriyet aracı olarak kullanılması hepsinden beter. Muktedirler sanıyorum kimsenin vakıf olamadığı sırrını da öğrenmişler ki şiirin, bilhassa hamasi şiirler okuyup, milleti bazen ağlatarak bazen de coşturarak, hem mağdur hem mazlum hem de muktedir olabiliyorlar. Aferin diyecek halimiz yok bu işbilirliğe, işbitiriciliğe elbette! Onlara benzeyecek halimiz de yok! Herkesin ‘fıtrat’ı farklı!

Şimdi yerinde yeller esen Simurg Sahaf, tam bir sahafa yakışır biçimde bir buluşma, toplanma yeriydi de. Ben de işten çıkıp eve giderken haftada bir iki uğrardım. Her kesimden, her görüşten yazarın, şairin, akademisyenin uğrak yeri olan Simurg’da bir akşam İslamcı bir doçentle karşılaştım, tanışıyorduk. Geçmiş zaman, sanırım AKP iktidarının ilk dönemiydi, bu partiye oy verenlerin, taraftarlarının zenginliklerinin gözle görülür biçimde arttığı, lükse yönelmelerinin dinle bağdaştırılmadığı, bunların konuşulduğu ilk zamanlar. Şimdi şükür böyle sorunlar da kalmadı. Kimse olup bitene şaşırmıyor artık, sözkonusu parti de düzene ayak uydurup sistemdeki yerini beklenmedik bir cevvallikle aldığı için ve elbette her ne kadar ‘Mülk Allah’ındır’ şiarını dillerinden düşürmeseler de ‘mallarını mülkleri’ni de ellerinden düşürmedikleri için yalan dünyada günlerini gün etmeyi sürdürüyorlar! Demek ki evvelallah ‘mülkiyet kutsal’mış!

Bunları konuşuyorduk, dedim ki o akademisyene, ‘siz böyle bu dünyayla işiniz yokmuş gibi, mistik gibi takılıyorsunuz ama galiba asıl bu dünyayı takmayan, mistik olan biziz, solcular yani’’ dedim, güldü, ‘ilginç’ dedi. ‘İlginç değil sadece, durum da bu’ dedim. Doğrusu zarardan kazanç sağlamayı, her durumda, her koşulda mülk edinmeyi, para kazanmayı bunca seven, bunca beceren insanı bir arada görmemiştim, görmemiştik, şükür şimdi yüzde elli bir ağırlıkla hayatımızda hepsi! Öyle de, yetmiyor işte, ne tasavvuf ne mistisizmden eser var, tamamını almak istiyorlar her şeyin!

Oy mu, tamamı onların olmalı, gazeteler mi, ortada hala bir kaç gazete ve tv var sahip olamadıkları, belediyeler mi, şu Ege’yi, Akdeniz’i, Doğu’yu da almaları gerekiyor, projeler, ihaleler yandaşlarının olmalı, okullar mı, hepsi imam hatip olmalı, hatta yabancı özel okullar bile, hala başını örtmeyenler mi var, hala oruç tutmayan, hala içki içenler mi var? Tövbe tövbe...

Bu ne hırs, bu ne ihtiras, bu ne doymazlık! Yazık ki yazık! Yazık olan bir şey daha var, o hale getirdiler ki her şeyi, spordan edebiyata, mimarlıktan şiire ve her şeye, olumlu ya da olumsuz, onlara değinmeyen, onlardan söz edilmeyen bir yazı bile yazamıyoruz artık. Bu nasıl bir ‘akıl tutulması’ysa? Şiirden başladık yine geldik malum yere. Fakat bu gidişle daha bir zaman gideceğimiz başka yer, konuşup yazacağımız başka konu yok gibi görünüyor. Ne acı ne acı! Stratejik, tarihsel, coğrafi, her neyse, derinlik diye kitap yazanların, sözüm ona kuram geliştirenlerin ülkeyi düşürdükleri yere bakın. Derinliğe değil hayır, kuyuya! Dipsiz, karanlık bir kuyu üstelik! Bir de utanıp sıkılmadan kutsal dava, kutlu yürüyüş filan demiyorlar mı, herhalde bu sözlerle niyetleri 2023’de, yani Türkiye Cumhuriyeti’nin 100. yılında, şeriat bayrağını dikip halifelik ilan etmek! Türkiye Cumhuriyeti’ni İslam cumhuriyetine çevirmek!

Bayramdan önce dağda, düzde, ovada onca genç, asker ölürken, Borsa başkanı denen zat çıkmış, ‘islami borsa’ kurmaktan söz ediyor! Dinleri imanları para, mal, mülk, inşaat, kar olunca borsa başkanı da o acılı, kanlı günlerde bile böyle bir şeyi söyleyebilir, söylüyor. Geçelim.

Sözkonusu olan şiirse, gerisi hapis ve dayakmış devletlilere göre. Aslında şöyle demek daha doğru: Sözkonusu olan şiirse, devamı iktidar ve saltanattır! Diyeceksiniz ki, şiirle mi? Şiirin, isterse hamaset dolu olsun, böyle bir şeye gücü yetmez, en hamasi şair bile doğrusu bunu istemez, ama şiiri kullanışlı bir mecra olarak görenler, elbette onu amaçlarına giden yolda diledikleri gibi kullanmakta bir beis görmezler. Hem niye görsünler ki?

Efendiler! Şiir yüzünden hapiste de yatabilirsiniz, dayak da yiyebilirsiniz, olmasa iyi ama olabilir. Ne de olsa burası Türkiye! Fakat bunu yıllardır her vesileyle temcit pilavı gibi ısıtıp ısıtıp önümüze sürmek de nesi? Yattıysanız yattınız, dayak yediyseniz yediniz, biriniz cumhurbaşkanı oldunuz biriniz başbakan. Daha ne olacaksınız? Yeter artık. Bırakın şiirin peşini! Nedir bu şiirin sizden çektiği? İki tane şiir okudunuz, üç tane şiir ezberlediniz diye şiire bu yaptığınız reva mı? Hani insanın şiir şiir olalı böyle zulüm görmedi diyesi geliyor!

Türkiye’nin şairleri de dünya şairleri gibi onurludur, pek azı dışında hepsi muktedirden, ezenden yana değil mazlumdan, ezilenden yanadır, şiirin doğası da böyledir çünkü, insanın içinden gelir, para için yazılmaz, mal, mülk, iktidar için hiç yazılmaz. Ona buna yaranmak için, ulufe için de yazılmaz. Yalnızca “Biz tüzüklerle çarpışarak büyüdük kardeşim” diyen Ece Ayhan değil, aynı inancı ve dünya görüşünü paylaştığınızı söylediğiniz Sezai Karakoç’un devlet ve ödüller karşısındaki tutumuna bakın, yine Türkçe şiirin öncü adlarından olan Cahit Zarifoğlu’nun kısacık ama dirençli ve boyuneğmez yaşamına bakın, şiirlerini okuduğunuz için dayak yediğinizi iddia ettiğiniz Mehmet Akif Ersoy’un İstiklal Marşı için verilen parayı almadığını, çocukları esirgemekle görevli bir kuruluşa bağışladığını da unutmayın diyeceğim ama çoktan unutmuşsunuzdur, ben hatırlatayım.

Tabii hak etmediğine inandığı için uzun bir süre maaş almadan çalışan Tevfik Fikret’e, Cahit Sıtkı’nın dizeleriyle “bu memleketin en yavuz evladı” olarak hapisanelerde ağırlanan Nazım Hikmet’e, Nazım Hikmet’in dizelerini defterine ve mektuba yazdığı için okuldan atıldığı yetmiyor gibi hapse de atılan Attila İlhan’a uzun uzun değinmiyorum bile.

Diyeceğim, Mehmet Akif Ersoy’a da, Çanakkale şehitlerine de, şiirlerini yağmalamakta beis görmediğiniz şairlere de, şiirlere de ayıp ediyorsunuz. Onlar o şiirleri yazarken ne ikbal ne de istikbal kaygıları vardı çünkü. Hele hele mal, mülk, para, iktidar hırsları, kaygıları hiç mi hiç yoktu! Şiir sizin ucuz propaganda aracınız olamayacak kadar değerlidir!

Yazarın Diğer Yazıları
Yorumlarınız