Söz uçar yazı kalır
OSMAN ÖZTÜRK OSMAN ÖZTÜRK

Ali Özyurt anesteziyoloji uzmanıdır, yetmemiş bir de halk sağlığı doktorası yapmıştır.

Öğrenciliğinden bu yana Türk Tabipleri Birliği, TTB’nin aktivistidir.

İstanbul Tabip Odası, İTO’nun içerde çok bilinse de dışardan görülmeyen emekçilerindendir.

Hastane temsilciliğinden Yönetim Kurulu üyeliğine kadar her kademede görev yapmıştır, şimdilerde de TTB Yüksek Onur Kurulu üyeliği yapmaktadır.

Ali benim tabip odasından yirmi yıllık arkadaşım, başımın da püsküllü belasıdır.

Toplantılarda âlâkasız sorular sorarak konsantrasyonumu bozmaktan, en kritik anlarda beni kızdırıp çileden çıkarmaktan gizli bir keyif alır.

Neyse ki benim bir yandan öfkemi kontrol etmeye çalışıp bir yandan da burnumdan soluyarak verdiğim cevaplardan hiç alınmaz.

Gülüşe didişe geçinip gideriz.

•••

Ali acayip sosyal medya canavarıdır.

Facebook, Twitter, WhatsApp, Telegram, Instagram…

Benim adını bile duymadığım bir dizi mecrada sabahtan akşama kadar yüzlerce mesaj yazar, paylaşır, okur, cevaplar, şiir matineleri düzenler.

Ben Ali’nin sosyal medya performansıyla yarışmaya kalksam yemeden, içmeden vazgeçtim, uyku için bile zaman bulamam…

Ali ise bütün bu faaliyetleri hayatının normal akışı içinde gerçekleştirir.

Aynı zamanda, hiç belli etmez ama acayip örgütçüdür.

Tabip odasında bir etkinlik düzenlediniz de katılımın yüksek olmasını mı istiyorsunuz…

Ali’ye haber vermeniz yeter.

Başlık, isterse “Alt Teğetsellerin Paradoksal İşlevleri” gibi kimsenin anlamayacağı, normalde kimsenin de kalkıp gelmeyeceği bir mevzu olsun, hiç fark etmez.

Ali sosyal medyada bire bin katarak öyle bir yayar ki…

Ne yapıp edip o toplantıya gitmezseniz hayatınızda büyük bir boşluk oluşacağı duygusuna kapılırsınız…

Salon dolar, taşar, gelenler de fevkalade memnun bir ruh haliyle Ali’ye teşekkürler ederek ayrılırlar!..

•••

Ali başta bu sosyal medyadakiler olmak üzere yazılarını topladı…

Asaf Taneri ve Füsun Taş da yayına hazırladı…

Söz uçar yazı kalır…

Ali’nin ilk kitabı geçen Eylül ayında Notabene’den yayınlandı.

Dokuz yüz ellilerde Trabzon’dan İstanbul Gaziosmanpaşa’ya göç eden bir aile…

Belli ki tez canlılığı ordan geliyor, yeni yılın ilk saatlerini beklemeden 1962 yılının son günü gözlerini açan ailenin en küçük çocuğu.

Sultançiftliği’nin bitişiğinde Cebeci köyündeki taş ocakları, çoğu Kürt işçilerle yere serilen Saklambaç, Günaydın gazeteleri üzerinde birlikte yenen peynir, zeytin, domates, salatalık, karpuz…

Akşama evde karalahana çorbası, ekşili pilav, kırmızı mercimekli yaprak sarması, hamsi diblesi.

Eminönü’nde babayla birlikte yenen balık ekmek, Yeni Rakı bulunamadığı karaborsa günlerinde Galata’da İstepan Berbeyan’dan alınan Bilecik Rakısı…

Amcasının elli altı model Chevrolet’i.

Fonda şimdilerde siyah beyaz filmlerde izlenebilen eski İstanbul manzaraları…

Taşlıtarla’da geçen çocukluk, ilkokul, lise yılları, darbelerin darbeleri izlediği 12 Mart, 12 Eylül günleri…

Önce İktisat Fakültesi, sonra Cerrahpaşa Tıp.

Okul yılları, mecburi hizmet, evlilik, arkadaşlar…

Bütün bunları daldan dala atlayarak, son derece akıcı bir üslupla kitaba sığdırmış Ali.

•••

En coşkulu satırlarını kendi ifadesiyle “yaşamının en güzel 20 günü”ne, Gezi’ye ayırmış.

En hüzünlü olanları ölmeden birkaç ay önce SSK Okmeydanı’nda yoğun bakımda ziyaret ettiği Berkin Elvan’a.

En soğukkanlı olanları, hem bir hekim hem de bir hasta olarak on iki yıldır birlikte yaşadığı kansere.

En gurur dolu satırları ise tabip odası aktivistliğine.

•••

Kitap eylülde yayınlandı ama ilk baskısı çoktan tükeniverdi, geçen hafta ikinci baskısı çıktı.

Bütün gelirinin Ali İsmail Korkmaz Vakfı’na bağışlandığı kitapla ilgili son sözleri, Ali’nin birlikte çalışmaktan büyük onur duyduğu Ali Çerkezoğlu’na bırakayım, müsaadenizle.

“Gezi, nasıl ki bakımsız, ter edilmiş bir parktan uğruna can verilen bir direnişin simgesine dönüştüyse, Ali Özyurt’un bu ‘iç dökümü’ de ölümle yaşamın, tutku ile şiirin; vücudu saran kanser hücrelerine karşı mücadele ile ülkeyi karanlığa sürükleyen bir anlayışa karşı tutum alışın nasıl iç içe geçebildiğini gösteriyor.

Naif ve bir o kadar coşkulu bu anlatı; Cerrahpaşa’dan Taksim Meydanı’na yol açan ve içinden tramvay geçen bir şarkının ezgilerini de barındırıyor…