Spartaküsler, Anadolu’nun çakma Aslanlarına karşı
MELİH PEKDEMİR MELİH PEKDEMİR

Kasvetli bir atmosfer basıncı altındayız. Soluk alışımız bile tehlikede, alkol kokuyor mu diye “sınıf sınıf “etrafımızda dolanıyorlar.

Yarın, 1 Mayıs, “bizim sınıf” ise bir günlüğüne de olsa hep birlikte ayağa kalkacak; öyle korkacaklar ki zalimler, bu kez onlardan başka kokular çıkacak.

AKP ayrıca zulüm kokuyor! Her kıpırdanışlarında burnumuza gelen ölüm kokusu. Yakın zamana dek bu kokuyu bastırmak için hacıyağı boca ederlerdi üstlerine başlarına. Artık oligark oldular ya, şimdi kadim burjuvazinin, misal TÜSİAD’çıların, kasa kokusuna da göz diktiler.

Ama biz demiştik! 28 Şubat’ta da lafı getirdiler para’ya bağladılar, sermayenin kendi içindeki sınıf kavgasına bağladılar. RT Erdoğan ilan etti: 28 Şubat MÜSİAD’çılara karşı yapılmış! Bu yüzden serbest piyasa rekabeti yerine devlet destekli MÜSİAD hükümranlığı vaat etti. “Sizler Anadolu Aslanlarısınız” dedi. Anadolu Aslanlarına “mağduriyetleri” nedeniyle daha fazla kıyak yapacakmış! Ve bizler de bu işlerin “demokrasi” adına halledilişindeki hinliğe bakıp “yersen” diyeceğiz ve onlar da hakikaten yiyecekler!

Ve sonunda Anadolu Aslanlarının önüne Anadolu Spartaküsleri atılacak...

Ve elbette bu Aslanlara “yem” bulmak için “rıza” oluşturmakla yükümlü AKP yoldaşları, her boydan liberali ve solucan solcularıyla, Spartaküslere diyecek ki: “Hiç canınız yanmayacak, her şey sizin iyiliğiniz için!”

Tam da yine bunları tekrar edecekken, liberaller de can evlerinden vurulmadılar mı? Önce Şehir Tiyatroları tartışması ve ardından içki yasağı mevzusunda, hıçkırık tuttu Tayyip’in yoldaşlarını.

Hıçkırık tuttu ama Ahmet Altan getirdi mevzuu yine Kemalistlere bağladı! Ona göre “gerçek dindarlar” böyle yapmazmış. Nasıl şehirli Kemalistler geçmişte modernleşme kamuflajıyla bazı haltlar yediyse şimdi de kasabalı dindarlar din kamuflajı altında bu haltları tekrarlıyorlarmış. “Din, ahlak ve kasaba” yazısında hızını alamadı, gerçek dindarların, mesela belediye nikâhını değil imam nikâhını makbul saydığını hatırlattı. Ama portakaldı, orada kaldı. Öyleyse, devamını ben getireyim: Gerçek dindarlar hakikaten, dört kadınla evlenmeyi, kadınları mirastan mahrum bırakmayı, şeriat yasalarının hüküm sürmesini filan makbul sayarlar. Çünkü inançları böyle. Merak eden Kuran ve hadis okusun. Öyle değil mi?

Değilmiş. Eh işte, Altan’ın elinden gelen sadece bu kadarıymış. AKP’nin yediği haltları da Kemalizm’e bağlamak, onları Kemalist olmakla suçlamak! Lügatinde başka suçlayıcı kavram yok. Ama bizim gibiler, AKP’nin de toplum mühendisi olduğunu söylediğinde derhal Ergenekoncu yaftası yemedi mi?

Ve Murat Belge aynı konuda “Ahmet Altan’la birbirine çok yakın düşen yazılar yazdığımızı gördüm” dedi ve kendince bir başka “suçluyu” ifşa etti: “Kırk yıl önce komünizm modayken gene kasabalı devrimciler, sözgelişi ODTÜ gibi bir yerde el ele gezenlere bunu yasaklıyor ve ‘bacı’ kültürünü biçimlendiriyorlardı. Böyle yapmakla komünist bir ahlâk oluşturduklarından şüpheleri yoktu, ama yaptıkları, gerçekte, kasaba anlayışını ‘devrimcilik’ kanalından büyük kente taşımaktı.”

Hayır, kırk yıl önce devrimciler, şifreli laflar gibi anlaşılacak ama, “bacı” değil “kasket” suçlamasına maruzdular. (“Bir komünist evine geldiğinde askıda arkadaşının kasketini görünce, onun karısıyla beraber olduğunu düşünür ve içeri girmezmiş” iftirası!) Şimdi Murat Belge “kasket” iftirası benzeri bir yalanı söylemekten çekinmiyor. (Bu “ODTÜ örneği” yalanına, İletişim Yayınlarından çıkan “Sol” başlıklı kitaba yazdığım “Devrimci Yol” yazısında 777. sayfadaki 63 nolu dipnotta bizzat cevap vermiştim. Belki de Belge hem bunu okumuş hem de yalanını yazmıştır.)

İşte böyle, hem yalancılar hem şallak mallak olduklarından ne dediklerini de bilmiyorlar... Devrimcilere iftira atarken, AKP’lilere de gerçek dindar kimdir, nasıl gerçek dindar olunur, onu belletmeye koyuldular...

***

Bir yanda bunların politikaları, ölüm kokuyor, yalan kokuyor, sömürü ve zulüm kokuyor... Öte yanda bizim politikalarımız, devrimcilerin politikaları, tercihleri; yarın bir kez daha bahar kokacak...

Sömürülen işçi kokacak, horlanan kadın kokacak, dışlanan Kürt ve Ermeni, inkâr edilen Alevi, hasta sayılan eşcinsel kokacak. İnsan kokacak.

Çünkü biliyoruz, devrimi, gerçek anlamıyla yaşamı başkalarının elinden “kendi elimize” alarak değil, yaşamlarının yine “onlara” (sömürülen sınıflara, ezilen milliyetlere, ezilen cinsiyete, asimile edilen kültürlere) iade edilmesi mücadelesiyle, bu tarz özgürleşme kaygısıyla başarabileceğiz...

Devrim, zaten işte bu tarz bir meydan okuma değil mi?

Ve elbette özgürleşmeye yönelen bu sınıflar ve insanlar, doğaya da yaşama hakkını iade etme bilincine ve doğaya yaşama hakkını iade ederken bu doğanın bir parçası olarak (HES örneğinde özdeneyimleriyle yaşadıkları üzere) kendilerini özgürleştirme bilincine de erişecekler.

İşte bu yüzden devrim yapmak adeta şiir yazmaktır:

Devrimci için, mesela doğadaki akasya çiçeğini üzüm salkımı gibi koparıp yiyebilmek de önemli. Çünkü akasyanın varlık nedeni: Bir, çocuklar çiçeklerini yesinlere; iki, yaşlılar gölgesinde otursunlara bağlıdır. Bu ikisi olmuyorsa, çocukluğun, yaşlılığın ve akasyanın ne lüzumu var?

Devrimci için, mesela sırtüstü yattığı yerden, biçimden biçime giren bir bulutun şaklabanlıklarını seyretmek de çok önemli. Çünkü bulutun varlık nedeni: Bir, çocuklar oynasınlara; iki, yaşlılar düşlere dalsınlara bağlıdır. Bu ikisi olmuyorsa, bulutun ne lüzumu var?

Devrimci için, bilhassa dalgalara düşmek, hayal kurabilmek çok ama çok önemli. Çünkü aykırı düşlerde yalnızlığa meydan okuyabilmek, her yenilgiden sonra zalimlere karşı bir kez daha “hadi!” diye yekinebilmektir devrimcilik...

İşte akasya çiçeğinin, bulutların ve “hadi” diye yekinebilmenin anlamını bilmeyenler ve böyle bir yaşamı özlemeyenler, Altan ya da Belge gibi kupkuru, yalanla dolanla yaşayanlar bakımından, düşünmenin ve sosyalist olmanın ne lüzumu var? Sosyalizmin ne lüzumu var? Devrimin ne lüzumu var? Örgütlenmenin ne lüzumu var?

Ama hâlâ “Lüzumu var” diyenler... Sahipsiz kalmış “bilinç”lerin nasırlaşmış kabuklarını kıracaklar... Rasyonalize edilerek kurutulmuş “vicdan”ları kanatacaklar... Özgürlük ve eşitlik davasına kayıtsız kalan “birey”lerin “vicdan azabı” olacaklar...

Çünkü: Mutluluk ideolojisidir sosyalizm! Kısacık ve ufacık mutlulukları çoğaltabilmek için öfkeli kavgalara girmeyi göze alabilmek, upuzun ve kocaman umutları kovalamayı sürdürebilmektir,

Yani? Yarın da görüleceği üzere, Spartaküslerin, çakma Aslanlara karşı kükremesidir...