Su hayattır ama...
KEMAL ULUSALER KEMAL ULUSALER
2030’a kadar küresel su talebinde yüzde 55’lik bir artış yaşanması beklenirken, söz konusu yılda mevcut su kaynakları su talebinin ancak yüzde 60’ını karşılayabilecek

WATEC Uluslararası Su Teknolojileri ve Çevre Kontrolü Konferans /Bienali 12-14 Eylül tarihleri arasında İsrail’de gerçekleştirildi. Üç günlük etkinlikte yeni teknolojiler sergilenirken, bienalde de su endüstrisinin eğitim, akıllı yönetim ve inovasyon boyutları değerlendirildi.

Konferansta, su değeri ve güvenliği, enerji verimliliği, siber teknolojilerin kullanımı ve su yönetiminde insan süreç etkileşimi irdelenen konu başlıklarıydı. Etkinliğin en önemli, mesajı ise; “ Her bir damla suyu iki kez kullanılmaya muhtaç olduğumuz zamanlarda yaşıyoruz.” mottosu idi. Etkinliğin gerçekleştirildiği İsrail, su konusunda kapsamlı hamleler yapmış bir ülke olarak dünya ölçeğinde önemli bir yere sahip olup 1960’lardan bu yana dünyada su teknolojilerine en fazla yatırım yapan ülke konumundadır. Desalinasyonda ( suyun tuzdan arındırılması) öncü konumdadır. 2017 yılı itibariyle atık suların %92’sini işlemden geçirerek kullanmış olup bu suyun %75’ini tarımda değerlendirmiştir.

2030 için önlem alınmalı
Damlama su yöntemi dahil su teknolojileri ihracatında önemli bir kalem olarak yer almaktadır. Desalinasyonda önemli adımlar atmış olmaları, suyu verimli kullanıyor olmaları, akiferleri (bir kısmını Filistinlilerden aşırıyor olmaları gerçeği bir yana) iyi değerlendiriyor olmaları, havadan su elde etme teknolojileri ve damlama su yönetimi ile çölde bir vaha oluşturma yetenekleri Der Spiegel’de “ Su mucizeleri ülkesi” olarak tanımlanmalarını getirdi. İşte bu bakımdan 2030 yılında su sıkıntısı çekmesi beklenen ülkeler arasında yer alan Türkiye için dikkatle izlenmesi gereken bir ülke İsrail.

İklim değişikliği sorununun hızla büyüyor olması, çok uluslu tekeller ile dünya kaynaklarının paylaşım kavgasında yarışan ABD ve Çin gibi ülkelerin bu konuyu es geçerek arka plana atmaları enerji alanında suyu çok kısa erimde ön plana çekecek. Bu bir gerçek. Petrol ve doğalgaz gibi enerji kaynakları önem sıralamasında suyun ardında kalacak. Elbette yeni çatışmalar bu kez su çevresinde yaşanacak.

Bu gün dünyada her on kişiden biri güvenilir suya erişemiyor. Her beş kişiden biri içilebilir temiz sudan mahrum. Son yüz yılda dünyada su tüketimi on kat artarken, kişi başına düşen su miktarı yarı yarıya azaldı. En önemlisi her yıl başta çocuklar olmak üzere on milyon kişi kirli sulardan kaynaklı salgın hastalıklar nedeniyle ölüyor. 2030 Yılına kadar küresel su talebinde % 55’lik bir artış yaşanması beklenirken, söz konusu yılda mevcut su kaynakları su talebinin ancak % 60’ını karşılayabilecek.

Türkiye için de tehlike var
Sözün özü 2030’da dünya %40 oranında su kıtlığı ile karşı karşıya kalacak. Türkiye içinde çanlar çalmakta. Ülkemiz sanıldığının aksine su zengini değildir. Yakın gelecekte su stresi yaşayan bir ülke olmaya adaydır. Bu gün itibariyle kişi başına düşen su miktarı 1,5 metreküp iken 2030’da bu miktar 1,1 metreküpe düşecek. Öyleyse ne yapmak lazım? Öncelikle bu gerçeğin farkında olarak suyu verimli kullanmamız lazım. Tarımda vahşi sulama yöntemleri yerini hızla damlama su yönetimlerine terk etmeli. Suyun her daim gani bir enerji olmadığı gerçeğinin farkına varılması sağlanmalı. Hortumla araç yıkamak, bahçe sulaması ve benzeri uygulamalar son bulmalı. Şehirlerarası yollardaki restoran önlerinde yer alan devamlı akan araç yıkamaya yönelik duş garabetine son verilmeli.

Su tüketimi yoğunluğu giderek kentlere kayıyor. Hızlı kentleşmeyle, 2050 yılında dünya nüfusunun %70’inin kentlerde yaşayacağı gerçeği ortada. Dolayısıyla kentlerde iletim hatlarındaki su kaybı önem kazanmakta. Bu su kaybı en aza indirilmediği sürece etkin su kullanımının ekonomik ve ekolojik değerinin hesaplanması pek de olası değildir. Gelişmiş ülkelerde % 15’leri geçmeyen su kaybı gelişmekte olan ülkelerde % 50’leri aşmakta. Kayıp ve kaçaklar, yalnızca kısıtlı su kaynaklarının kaybı değil, aynı zamanda atık su arıtımında ihtiyaç duyulan önemli miktardaki enerjinin de kaybı anlamına gelmekte.

Su kamu malıdır
Öte yandan su bir kamu malıdır ve su hizmetleri de böyle olmalıdır. Suya – elbette ki kullanılabilir temiz suya- erişim her vatandaşın en doğal hakkıdır. Daha önceki yazılarımda da sıkça dile getirdiğim enerji yoksulluğu içinde su önemli bir yer tutmaktadır. Yeterli miktar ve kalitede ve sürekli olarak içme ve kullanma suyuna erişim makul fiyatlarla, adil bir biçimde en yoksul kesimlere ulaştırılmalıdır. Bu sosyal devletin en önemli görevlerinden biridir. Türkiye bu konuda” İstanbul Su Mutabakatı”na imza atmış ülkelerden biri olarak üzerine düşeni yapmalıdır. Oysa yapılan gün be gün artan su bedelleri ve geçmiş örneklerde olduğu gibi suyu yoksul vatandaşa ücretsiz veren yerel yöneticileri cezalandırmak şeklinde olmaktadır. İmzasına sahip çıkmayan ülke doğal olarak dünya ölçeğinde ve içeride güven kaybetmekte, yalnızlaşmaktadır. Değerli yalnızlık teraneleri ile bir yere varılamayacağı aşikârdır.

Mevcut yöneticilerin bir an önce imzalarına sahip çıkıp mutabakatın gereklerini yerine getirmeleri, suyun etkin ve verimli kullanılması için gerekli yatırımları gerçekleştirmeleri, yeni teknolojileri takip etmeleri, bu konuda üniversiteler ile işbirliğine gitmeleri, AR-GE harcamalarına para ayırmaları beklenen uygulamalardır. Mevcut faşist yapının bunların hiçbirini gerçekleştirmeyeceğini bile bile, salt tarihe not düşmek açısından bir kez daha yazıyoruz hepsi o kadar…