Suçlu kim?
MURAT YAYKIN MURAT YAYKIN

Yaşadığımız her dakika 30 çocuk açlıktan, hastalıktan ölürken ve her dakika silahlara milyon dolar harcanırken suçlu kim? Yoksullara zenginlik illüzyonları, ezilenlere özgürlük illüzyonları, yenilenlere zafer illüzyonları ve güçsüzlere iktidar düşleri satan sistem suçlu değil mi? Bu düzeni ‘doğal’ kabul edilmesi için ‘evcilleştirenler’, karşıtlarını hain ve terörist ilan edenler suçlu değil mi? İsrafı, teşhirciliği ve vicdansızlığı başat yapanlar, teslimiyeti, egoizmi ve iletişimsizliği üretenler suçlu değil mi? Yarattıkları terör rejimine demokrasi diyenler, bir ülkeyi cezaevi gibi işletenler suçlu değil mi? Gazetecilerini, yazarlarını tutuklayanlar, katliamlara ve aşağılamalara karşın sessiz kalmayıp kolektif katılım, hakların eşitliği ve dayanışma temelli mücadele içindekilere haksız davalar açanlar, açlığı öldüreceklerine açları öldürenler, demokratik hakları kendi ipotekleri altına alanlar, korku dilini resmi dil yapanlar hiç mi suçlu değil? Politik özgürlüklerle alay eden, özgürlükçü dönüşüm girişimlerini sürekli gaza boğan insanlık onurunun tecavüzcüleri suçlu değil mi? İletişimi merkezileştiren, iktidarın yalanlarını sürekli kitlesel yayının imaj ve görüntülerine dönüştürenler suçlu değil mi?

Şimdi bu kadar ‘suç’ diye üstüne basarak sorular ürettikten sonra ‘suç’un tarihine, sosyolojisine girmesem olmaz. Göreceğiz ki ‘suç’ iktidarın karakteridir ve kendi yaptığını ‘normalleştirir’. E. Sinegut’ın dediği gibi genel karakter kazanan suç artık suç olmaktan çıkmış ve hayat normuna dönüşmüştür.

Modern öncesi ilkel topluluklarda suç tüm kabileye karşı işlenmiş sayılıyordu ve bireye yönelik bir ceza sistemi pek gelişmemişti. Herhangi kabileden birinin diğer kabileden birine karşı işlediği suçun cezası tüm kabileye kesilebiliyordu.

İleri dönemlerde yönetim erki ortaya çıkmasıyla birlikte ilkel topluluklarda anaerkillik son buldu. Tarım ve denizaşırı ticaret gelişti, ekonomi genişledi ve merkezi güçlü otoriteler oluştu. Merkezi otorite zayıflamasın diye artık suça ve cezaya karar veren bir organ oluştu. İlk yargı sisteminin basit kurumsallaşması ve hukuk düzeni görünmeye başladı. Hakları ve yetkileri açısından sınırsız bir iktidar vardı artık. Devlet birey ikililiğinde merkezi otorite kaynağını tanrıya ve kutsallığa dayandırırken, ataerkillikte merkezi otorite babayı da otorite olarak saymış, özel ve kamusal ayrımında, merkezi siyasi otorite kamusala hükmederken, özel alanı babaya bırakmıştır. Sahip oldukları toprak sınırları içinde ilk hapsetme alanları ortaya çıkarken yargı yetkisi senyorların ellerindedir.

Modern dönem ve ulus-devlette ise yasama, yürütme ve yargı erklerinin daha da karmaşıklaşması, bu erklerin kadrolara ve kurumlara devredilmesi, hayatın daha da içine giren bir iktidar olmasını sağlamıştır. Burjuva sınıfı doğmuştur ve kapitalizm insanlığı şekillendirmeye başlar. Agamben bu dönemde artık insan bedeni üzerinde iktidarın kendisini göstermeye ve pratiklerini uygulamaya başladığını belirtir. Beden üzerinde pratikleştiğini Foucault da söyler. Disiplin toplumuna doğru giden yol yalnızca hapishaneler ve adalet sisteminden ibaret değildir. İktidar disiplin toplumunu hastanelerde, okullarda, fabrikalarda ve kliniklerde de uygulamaya koymuştur. Biyo-iktidar sayesinde artık insan sadece beden değildir. Halk sağlığı politikaları, nüfus düzenlemeleri, kürtaj yasası vb gibi.

Modernliğin çözülmesi ile 1970’lerden itibaren başlayan neoliberal akımlarla birlikte sosyal devlet anlayışı ve kısmen insancıl bakış açıları yerini yavaş yavaş sertliğe bırakmıştır. Toplum için tehlikeli gruplar olarak sayılan yoksullar, eğitimsizler, hastalar, deliler, teröristler, ıslah edilemeyenler sistemin dışına itilmeye çalışılır. Ekonomideki muğlâklıklar ve tehlikeye açık olan yeni bir kapitalist düzen egemendir. Kanun koyucuların oluşturduğu parlamento, suçu önlemekle ve cezayı infaz etmekle yükümlü olan idari kurumlar (hükümet organları) ve kanunları uygulamakla yükümlü olan yargı kurumları kriminal adalet sisteminin aktörleridir artık. Modernizm ile birlikte kuvvetler ayrılığı prensibi egemen olunca, adalet sistemindeki kurumlar ve aktörler ayrışmış, çoğalmış ve karmaşıklaşmıştır. Bu aslında modernite sonrası sistemin bireyi potansiyel suçlu görmesinden kaynaklanır.

Kısaca böyle. İktidar hiçbir zaman eşit hak temelli olmamış, kendi hırsızlıklarını gizlemeye çalışan baskıcı bir organizmaya dönüşmüş. Karşı çıkan herkes terörist, kendileri sütten çıkmış ak kaşık! Suçlu kim, sormama gerek var mı?