Suçun gizliliği ve temiz hayat sürme mücadelesi
ZAHİT ATAM ZAHİT ATAM

(YTS yazılarına niçin ara veriyorum?)

İnsan hayatında bir şeylerin gizli kalacağı yanılsaması ya da insanın kendine söylediği en basit ve en iğrenç yalanlardan birisi olarak:

Yaptığının hesabını vermeyeceği sanısı, pek çok kötülüğün arkasındaki ‘temel itici güç’tür.

Zaten insanlık tarihinde nice korkunç olay, nice insanlık suçunun arkasındaki dürtü bu büyük ve alçakça yalana istinaden işlenmiştir. Bir toplumda resmi tarih ne kadar saf ise, bir toplumda resmi tarih ne kadar saydam ise, o toplumun tarihiyle yüzleşmesi o kadar nettir. O toplum riyadan ve aynı anlama gelmek üzere insanlık suçlarından o kadar azade olmuştur.
Toplumsal hakikatimizin net sosyolojik göstergelerinden birisi, resmi tarihin bir toplumun kendisini ne kadar hakiki gördüğünün sembolik ifadesidir. Zaman zaman Atatürk’ün Meclis’te okuduğu Nutuk üzerinden tartışmalara tanık oldum hayatımda. Ama biliniz ki Nutuk’ta anlatılanlar ne kadar hakiki olup olmadığından bağımsız olarak, bir insan içinde yaşadığı toplumda en yüksek makama gelmesinden yalnızca dört yıl sonra, yeni yapacağı açılımlara istinaden, bunları meşru göstermek için, geçmişin açık ve net dökümünü veriyorsa, bu şerefli bir iştir. Darısı diğer Cumhurbaşkanlarımızın başına, hatta darısı dünyanın diğer liderlerinin başına, çünkü hesap vermek tamamen onur işidir.

Türkiye’de genelde hesap verme zamanında insanların demagojiye başvurma oranları, yaptıkları kirin hesabından kaçış katsayısı ile orantılıdır. Aslında bu katsayı denklemi, yalnızca Türkiye değil, tüm insanlığa ait bir denklemdir.

Bugün Türkiye’de tartışılması gereken hapisteki gazeteciler değildir, saydamlığın göstergesi bunlar değil, ki içlerinde Ahmet Şık gibi temiz bir geçmişten gelen, kirli insanların gadrine uğramış insanlar da var. Ama ister içeride isterse dışarıda olsun, genel olarak Türkiye’de basın yayın dünyası bir bütün olarak kirin ve iktidara bağımlılığın doruk noktasındadır. Bu anlamda kirli ilişkiler arttıkça, sonuçta yargılamalar da, tutuklanmalar da, suçlamalar da, kimi zaman savunmalar da belirli bir kirle yüklü oluyor.

Basın ve yayın dünyası, gazetecilik, yakın geçmişimizde bunca kire bulaşmamış olsaydı, kimi gazeteciler -mesela Taraf gazetesi gibi- tamamen gazetecilik mesleğine saldırı ve basın ilkelerini çiğneyecek yayınlar yapmasaydı, bugün basın bu kadar güçsüz olmazdı. Hangi aklı başında, hangi vicdanlı insan, kendisine profesör denilen ve geçmişinde şu ya da bu şekilde solculuk olan birisinin, Taraf gazetesinde ‘Birgün’ gazetesini ‘faşizmle’ suçlamasını meşru olarak görebilir. Kuşkusuz ki o bakış ve o yazı servis edilmiş kirli bir görevin ifası idi. Ama bu yalnızca en akıl dışı örneklerden sadece birisi, çünkü hiçbir gazete, servis edilen yazılarla özgürlük mücadelesi vermez. Hiçbir toplum da süper yetkili savcılarla arınmaz. Bir toplumda, hukuk, kişiyi işlediği suçtan değil de, o toplumun siyasi erki için zararlı olarak görüldüğü için, işlemediği ve gerçek dışı suçlarla yargılıyorsa, biliniz ki o toplumda adalet mekanizması kirleniyordur.

Bizim tarihimiz, sosyalist hareketin mükemmel biçimlerde tecrübe ettiği gibi, yargılama ve itham açısından bakıldığında, somut ve nesnel gerçeklikten o kadar uzaklaşmıştır ki sonuç olarak kamu vicdanı büyük yaralar almıştır.

Bu toplumda aynı mekanizma yalnızca siyasi tarihte, basında, çeşitli katliamların müsebbiplerinin yargılanması sırasında değil;
Aynı şekilde, pek çok kamu görevlisinin yargılanmamasında, pek çok halka yönelik siyasi icraatların hesabının verilmemesinde, kredi mekanizmalarıyla tuhaf kamu kaynaklarının yağmalanmasında, çeşitli sermaye gruplarına sermaye aktarılmasında, pek çok masum insanın bilinçli biçimde kötüye yönlendirilmesinde, insanları suça itip, yapmayacakları şeyleri onlara şu ya da bu şekilde yaptırıp, onların itham edilmesinde devrededir:

İş bu nedenle bu toplumun sofrasının izzet-i nefsi derin yaralar almıştır.

Bu toplumda siyasetle bağlantılar çeşitli sermaye gruplarının şekillenmesinde, hatta bizzat siyasi makamın sermaye birikiminde etkin olmasında, resmen ve alenen Anayasa suçu olmasına rağmen, bunlar yüzyıllardır devam ediyorsa;
Osmanlıdan itibaren bir gelenek olarak, liyakata değil, sadakata (elbetti kirli iktidar ya da iktidarcık makamlarına) önem veriliyorsa, ehil olmayan insanlar en etkili makamlara geliyorsa, o toplumda kan dökülmesi, adaletten uzaklaşılarak kamu vicdanının yaralanması o kadar fazla olmuştur demektir.

Bu anlamda Türkiye’de sinema dünyasında olup bitenleri ben yazdığımda, tek bir sektördeki etkili aktör dediklerimin doğruluğuna karşı çıkmıyorsa, genelde yalnızca deşifre olmak kaygısıyla öfke duyuyorsa, bunun tek göstergesi, yukarıda saydığım toplumsal işleyiştir.

Bu toplum kendi ürettiği Anayasayı eğer sistemin işlemesi için rahatlıkla en etkili kurumlarıyla çiğniyorsa, biliniz ki o toplumun o etkili kurumlarındaki insanları ‘hayatlarının hesabını veremeyeceği’ eylemlerle makam mevki ve mülk edinmişlerdir. O toplumun sonuç olarak en net göstergesi, elbette öz-saygı, kendine güven olmayacak, sonuç olarak o toplumda vatandaşın ve elbette en yetkili şahısların sisteme ilişkin söylemi ‘öz-alay’ şikâyet olacaktır. Çünkü ‘gemisini kurtaran kaptan’ ‘kire savaş açan temiz kişiyi’ kirli sistemde alt ediyordur. Sonuç olarak vicdan yarası ve iman tahtası üzerine zorlamalar, bu toplumun asıl riya denklemini oluşturur. Acılı bir tarihten geliyoruz. Yaşadığımız zorluklar ve uğradığımız haksızlıklardan değil ama, bu tarihte acılarını yaşayanlar eğer toplum için tehlikeli görülüyorsa, bu insanların ruhlarındaki yangınlar eğer yetkili şahısları rahatsız ediyorsa, biliniz ki o toplumda işleyişin İslami ifadesi ‘rol modelinin münafıklarca’ icra edildiğini gösterir. Bu toplumda, pek çok yetkili kişi ve rol modeli, aslında ve esasında yaptıklarının adilliğine, hakkaniyetine ve doğruluğuna inanmayan insanlardır. Sonuç olarak bugün iktidarın mazlumlardan en büyük şikâyeti çektiklerini dillendirmeleridir. Sistemin sansür mekanizmasının ardındaki siyasi talep budur ve kontrolsüz zulmün en tipik göstergesidir.