Şükrü Günbulut da Karşıyaka’daki dostlarına kavuştu
ATTİLA AŞUT ATTİLA AŞUT

22 Nisan günü, ozan, yazar ve yayıncı arkadaşımız Güngör Gençay aramızdan ayrıldı. Henüz onun yasını tutarken, yeni bir ölüm haberiyle acımız ikiye katlandı. 24 Nisan’da, bu kez mimar, antropolog, araştırmacı ve yazar dostumuz Şükrü Günbulut’u yitirdik. Ölüm, hız kesmeden ve hiç sektirmeden, bir bir alıyor sevdiklerimizi elimizden. Bizlere de, gidenlerin ardından ağıt yakmak ve gözyaşı dökmek düşüyor…

Şükrü Günbulut, böbrek hastasıydı. Yıllardır diyalize giriyordu. Yaşamını sürdürebilmek için, haftanın üç günü güç koşullarda hastaneye gidip geliyordu. Üstelik bedensel engeli vardı, protezli bacakla yürümeye çalışıyordu. Bütün bu zorlu süreçlerde, yanında hep sevgili eşi Huriziye Hanım vardı...

Süreç içinde, tabloya başka sağlık sorunları eklendi. Yaklaşık bir aydır, Hacettepe Tıp Fakültesi Hastanesi’nde yaşam savaşı veriyordu. Durumu çok ağırdı. Son üç gününü, Yoğun Bakım Servisi'nde komada geçirmişti. Bilinci kapalıydı, bir daha gözünü açamadı. O da sevenleriyle vedalaşamadan gitti… 

“DENİZ GEZMİŞ AĞITI”NI ANNESİ YAKMIŞTI
Şükrü Günbulut, Şarkışlalı halk ozanı Mevlüde Günbulut’un oğluydu. “Mevlüde Ana”nın adı geniş kesimlerce pek bilinmez. Ama onun bir şiiri vardır ki, her devrimcinin belleğine kazınmıştır. “Şarkışla’ya düşürmesin / Allah sevdiği kulunu /  Gemerek’te çevirmişler / Deniz Gezmiş’in yolunu” diye başlayan ünlü “Deniz Gezmiş Ağıtı”, Mevlüde Günbulut’a aittir. Zülfü Livaneli’nin seslendirdiği bu ağıt, yıllar içinde milyonların diline yerleşmiş, ama “Mevlüde Ana”nın adını anan olmamıştır. Bu haksızlığa dayanamayan oğlu, daha sonra anasının yüz kadar şiirini “N’Olayıdım N’Olayıdım” adlı bir kitapta toplamıştır. 

DOPDOLU BİR YAŞAM
Çok yönlü bir insan olan Şükrü Günbulut, 1942 yılında Sivas’ın Şarkışla ilçesinde doğdu. Hemşerisi Âşık Veysel’i yakından tanıdı. Sivas Dört Eylül Lisesi’ni ve İstanbul Teknik Üniversitesi Mimarlık Fakültesi’ni bitirdi. Brüksel Üniversitesi Çevre Sorunları Bölümü’nde “Şehircilik” dalında master yaptı. Hacettepe Üniversitesi Antropoloji Bölümü’nde yüksek lisans ve doktora yaparak “Antropoloji Doktoru” derecesi aldı. Güneş enerjisi uzmanlığını Paris'te tamamladı. Sonra toplumsal bilimler alanına geçti, özellikle halk yazını üstüne araştırmalar yaptı. Doğu-Batı kültürünü karşılaştırmalı olarak inceledi, bu konuda çok sayıda makale yazdı. Çeşitli ödüller kazandı. Milliyet Sanat, Türk Dili, Somut, Teori, İkibine Doğru, Pir Sultan Abdal, Berfin Bahar dergileriyle Aydınlık ve Siyah Beyaz gazetelerinde yazıları yayımlandı. Basılmış 6 telif (Küçük Felsefe Tarihi, Ortadoğu Din Kültürü, Neydi Bu İşlerin Aslı (Savaş Şiirleri Antolojisi), Halk Şiirinde Kadın, Halk Şiirinde Başkaldırı, Özgürlük Kitabı) ve bir çeviri (Evrenin Türküsü / G. Altov) kitabı var...                                

 

MADIMAK YANGINI’NDAN KURTULMUŞTU
2 Temmuz 1993 tarihinde şeriatçıların Sivas’ta çıkardığı Madımak Yangını’ndan canını kıl payı kurtarabilen şanslı insanlardan biriydi. Etkinliğe Ankara’dan katılmıştı ve Madımak Oteli’nde kalan yazarlar arasındaydı. “Sivas Kitabı”’nı hazırlarken, ondan da tanıklığını yazmasını istemiştim. Ayrıntılı bir yazı yazdı. Daha da önemlisi, mimarlığının avantajını kullanarak, katliam alanının krokisini çizip verdi. Bu belgeleri kitaba koyduk. Yazısının bir yerinde, gözlemlerini ve şöyle anlatmıştı:

 

“Emniyet güçleri, Madımak’tan birkaç ay sonra Ankara’da hakları için yürüyüş yapan devlet memurlarına reva gördüklerinin binde birini bu canilere uygulasaydı katliam önlenirdi. Madımak’ta kundakçılara karşı kılı kıpırdamayan, hatta onlara hoşgörülü, sırt sıvazlayıcı, kolaylaştırıcı davranan yönetim, katliamı protesto toplantılarını nasıl da şahinler gibi dağıttı!” (Sivas Kitabı, 1994, s. 207)

 

Bugün de aynı şey olmuyor mu? Sivas’ta cankırımını kınamak için Madımak Oteli önünde toplananlar Valiliğin isteğiyle cezalandırılırken, katliam sanıkları “zamanaşımı”ndan yararlandırılarak aklanmadılar mı?

Şükrü Günbulut’un laiklik anlayışı netti. “Pir Sultan Abdal” dergisinde çıkan “Din, Devlet ve Laiklik” başlıklı yazısında şöyle demişti: “Yüzyılların tecrübesi göstermiştir ki, insanlığın önünü tıkamamak için, devletin dine herhangi bir yardımı olmamalıdır. Din, işe karıştırılmamalıdır. Biz, bunun tersini yapıyoruz. Bununla da kalmıyoruz. Hiç yapılmaması gereken bir şeyi yaparak, mezhepler arasından da bir mezhebi (Sünniliği) koruyoruz.”.

 

YALNIZ ADAM
Son yıllarda çok yalnızdı. Evinden çıkamıyor, etkinliklere katılamıyordu. Bu duruma isyan ediyordu. Çoğu geceler uzun telefon görüşmelerimiz olurdu. Bana takılmayı sever, zaman zaman da sitem ederdi. Cezaevlerinde ortak dostlarımız vardı. Bir dönem birlikte çalıştığımız insanların şimdi demir parmaklıklar ardında tutulmalarından derin üzüntü duyuyordu. Soner Yalçın, Hürriyet’teki yazılarından birinde, ikimizi aynı karede anlatmıştı. Biz de sık sık çınlatıyorduk onun kulağını…

Son zamanlarda en çok, yayıncıların ilgisizliğinden yakınıyordu. Basılmayı bekleyen dosyaları vardı ama yayıncılar “çok satan kitap” peşinde koştuklarından, onun inceleme-araştırma dosyalarına sıra gelmiyordu…

1999 yılında Adam Yayınları’ndan çıkan “Özgürlük Kitabı”, Şükrü Günbulut’un en özgün çalışmalarından biriydi. Yaşamının merkezine koyduğu dinsel tabularla ve kör inançlarla savaşımının özlü bir anlatımıydı. “Gerçeği” ve “özgürlüğü” arayan aydınlanmacı bir yurtseverin yazınsal denemeleri…

Günlerin Kıyısından” kitabım çıktığında, ilk ulaştırdığım insanlardan biri Şükrü Günbulut’tu. Okuduktan sonra arayıp beni onurlandıran güzel şeyler söylemişti. Sesi tüm canlılığıyla hâlâ kulağımda.

Onu 25 Nisan’da, Karşıyaka Gömütlüğü’ndeki devrimci dostlarının yanına uğurladık. Deniz’lere, Çelenk’lere selam götürecek bizden. Işıklar içinde yatsın…