Şükürler olsun bitti
SEVİN OKYAY SEVİN OKYAY

Nihayet ödül törenleri sezonuna noktayı koyduk. Şükürler olsun, birkaç ay rahatız artık. Gerçi Cannes Film Festivali’nin galipleri, Filmekimi’ne kimler gelecek sorusuna cevap verme açısından bizi ilgilendirebilir ama bu gittikçe yükselen yarışın ve nasıl hesaplandığına bir türlü karar veremediğimiz “favoriler”in verdiği yorgunluğu vermiyor. Belki de her şeyden önce Akademi üyelerinin şiddetle beyaz, ağırlıkla erkek ve 60’ın üstünde oluşunun yarattığı duvar aşılamıyordur. Yani, bir “12 Years a Slave” olayı yıllarca idare eder diye düşünülmüştür belki. Hoş, hâkim-i mutlak oldukları söylenen meslek kuruluşlarının da daha az tutucu olduklarından şüpheleniyoruz.

Bitmek bilmeyen bir giriş faslı ve Kırmızı Halı’nın ardından (her zamankinden de sıkıcı, sanki), nihayet salona dahil olduğumuzda saat de 03.30’u bulmuştu. Sunucumuz, doğuştan yetenekli olduğuna inandığımız Neil Patrick Harris’ti; yani ödül töreni tecrübesine sahip, şarkı söyleyip dans eden ve gay olduğunu gizlemeyen bir aktör. Ama Oscar diğer ödül törenlerine benzemiyormuş demek. Ağırlığı Harris’in omuzlarına çöktü, bir süre bayağı gergin kaldı. Biz gene de Billy Crystal’ı tercih ediyoruz.

Aslında dün akşama damgasını Twitter mesajları vurdu. Harris’ten memnundular sanki, ama American Sniper / Keskin Nişancı konusundaki esprilerden hiç memnun değillerdi. Açıkça, bu konuda espri yapılmamasını istediler. Lady Gaga, cepheden “Sound of Music”e girişince de, birbirinin eşi tweetler âlemi sardı: “Sound of Music de ne?” Demek ki herkes kendi ömrü kadar sinema biliyor. İstanbul’un kaçta fethedildiği sorulunca, “Ben o zaman doğmamıştım” diyen öğrenci gibi, bu genç sinema âşıklarının sinema dünyasının klasiklerinden haberi yok...

Onun dışında gecenin, bir tanesi hariç, tamamen sürprizsiz geçtiğini söyleyelim. “Birdman”in “Boyhood”u alaşağı etmesini saymıyorum. Richard Linklater’ı ve filmini sevenler, yani eleştirmenler, bazı festivaller ve kısaca Avrupa Sineması, “Birdman” hayranlarına yenik düştü. Ama zaten bu iki ‘sanat’ filminin son ana kadar mücadeleyi sürdüreceği biliniyordu. Hatta son ana kadar rekabeti sürdürmeleri hoşumuza bile gitti. Şahsen benim asıl korktuğum şey olmadı, yani Clint Eastwood’un “American Sniper”ı ikisini de itip öne fırlamadı. Bu arada Chris Kyle’ın törenden önce konuşan eşiyle ve acı yeşil tuvaletiyle de tanışmış olduk.

Geri kalanı, biri hariç, art arda sahne alan favorilerden ibaret. Törenden önce Julianne Moore, Patricia Arquette ve J.K. Simmons’ın mutlaka heykelciği alacağı söylenmişti. Eh, aldılar. En şiddetli mücadeleye sahne olduğu söylenen erkek oyuncu dalında, Michael Keaton’ın elleri boş kaldı. Eddie Redmayne ise bir ara Oscar’ıyla kendini vuracak diye endişe ettim. Oysa sonuçta, o da bir favoriydi. Yabancı Dilde En İyi Film’i “Ida” alacak denmişti, aldı. En İyi Belgesel ödülü beklendiği gibi “Citizenfour”un oldu. Sürpriz neydi peki? “How To Train Your Dragon 2 / Ejderhanızı Nasıl Eğitirsiniz 2’nin”, “Big Hero 6”in karşısında yenik düşmesi.  Mehmet Açar bile yayında dayanamayıp akşamın en büyük sürprizinin bu olduğunu söyledi.

Benim için akşamın en keyifli anı ise, John Legend ve Common’ın, “Selma”nın şarkısı “Glory” ile herkesi ağlatmasıydı. Yönetmeni aday gösterilmeyen, kendisi de sadece En İyi Film dalında şanssız bir aday olarak kalan “Selma”nın ruhu o dakikalarda salona hâkim oldu. Gazeteciler ise en çok, En İyi Yardımcı Kadın Oyuncu Patricia Arquette’in ödülünü aldıktan sonra sahne arkasında kayıtsız şartsız eşitlik yemini etmesinden hoşnut kaldı.

Derin bir nefes alın: Bir süre, “Oscar’a giden yol”da yarışma yok...