‘Sur ve Sır biraz da annemdir’
28.06.2018 09:04 BİRGÜN KİTAP
İbrahim Tığ’ın ‘Sur ve Sır’ adlı kitabı 2018 Kemal Özer Jüri Özel Ödülü’ne değer görüldü. Tığ: İyi bir gözlemin ürünüdür şiirlerim, yaşamımın yansıması

MEHMET ÖZÇATALOĞLU

İbrahim Tığ, çok yönlü çalışmalar ortaya koyan ve bu şekilde tanınan bir isim. Gazeteci, şair, araştırmacı, mimar. Devrek’in kelebek ömürlü şairi Rüştü Onur üzerine yaptığı çalışmalar daha çok öne çıkmış durumda. Bununla birlikte Tığ, Rüştü Onur’un gerçekleşemeyen düşü olan ‘Şehir’ edebiyat dergisini de 2004’ten bu yana edebiyat dünyasında var ediyor. Kendisiyle 2018 Kemal Özer Jüri Özel Ödülü’ne değer görülen ve Meda Kitap etiketiyle çıkan ‘Sur ve Sır’ adlı kitabı üzerine söyleştik.

»Kitabın adından başlayalım istiyorum. ‘Sur ve Sır.’ Neden bir başka şiirin başlığı değil de bu başlık? Bu şiiri özel kılan nedir?

Üniversiteyi Diyarbakır’da okudum. Bu yüzden iyi bilirim sur ve sırlarını o ağlayan kentin, bir de sırları kök aynada saklı ölümlerini. Çocuk seslerinin silah ve top seslerine karıştığı bir coğrafyada yoruldum kül olmaktan. Tarih kendini anlatır ya da atlatabilir ama ya insanlığı... Gönlüm bütün halkların kardeşliğinden, barıştan yana. Artık insanlarımız gülsün, güller açsın topraklarımızda. İnsan yaşadığı döneme tanıktır, ben de bu kitabımla bir döneme tanıklık ediyorum işte. Kayıtsız kalamazdım bunca kıyıma, kırıma. Bu yüzdendir Sur ve Sır oluşu kitabımın, biraz da Cizre…

»Sabahattin Ali’ye ithaf ettiğiniz bir şiir var kitapta. Muzaffer Akgün bir başka şiirde… Yaşar Kemal’den bir tümce… Rüştü Onur adını yaşatmak için gösterdiğiniz çabayı da göz önüne alınca ahde vefa duygusunun ön planda olduğu görülüyor çalışmalarınızda. Bununla ilgili söylemek istedikleriniz neler?

Sabahattin Ali, Muzaffer Akgün, Yaşar Kemal, Karacaoğlan, Kerem ile Aslı’ya çok şey borçluyuz. Sadece bunlara mı? Değil elbet. Koca Yunus’a, Dadaloğlu’na, Dertli’ye, Pir Sultan’a, Gevheri’ye, Muzaffer Sarısözen’e ve daha nicelerine borcumuz var, gönül borcumuz. Dilimizi, kültürümüzü, gelenek ve göreneklerimizi, efsanelerimizi, türkülerimizi, bugünlere taşıdılar bir arı işçiliğinde. Toplumsallığı, gerçekçiliği, özümüzü bulduk bu büyük insanların dizelerinde.

»Şiirlerinizde aşk var, çocukluk var, barış var, kent var… Yaşamı bir kesitinden değil de her yönünden kucaklıyorsunuz. Bu konuda neler söylersiniz? Şiirinizi beslediğiniz kaynaklar nelerdir, diye sorsam…

En büyük aşkım annem. Sonra da çocuklarım ve eşim. Köyüm, köylüm, çocukluğumun geçtiği, ayak izlerimin olduğu kırlar, tarlalar, bayırlar… Şiirlerimin ana izleklerini oluşturan vazgeçilmezlerim. Azime ve Kezban ninelerden dinlediğim türküleri, manileri, ninnileri ve ağıtları nasıl unutabilirim! Her biri bizi anlatıyor, yaşanmışlıklarımızı… Çocukluğum beş odalı ahşap evde kalabalık bir aile ortamında geçti. Babasız büyüdüm. Annem ahırda beş hayvana evde de 5 çocuğa, bizlere bakmıştı. Okur-yazarlığı yok, önünde eşi, eri yok… Köy yeri… Annem aslında çocuk gelin benim. 14 yaşında 3 Osmanlı altını karşılığında babama vermiş, dedem. 15’inde en büyük ablam kucağında… Töre şiirimde anlattım bütün bunları…

Dedemden kalan o ahşap evi iyi gözlemlerdim. Annemin isli sandığı, babaannemin yatağı, kandil, ocakbaşı, ocağın içinde koca bir meşe patlaması… Annemin düşleri, acılarını da dert edindim. Bayram günleri herkesin babası vardı… Benimkisi 3 yılda, 5 yılda bir gelirdi köye. Almanya’da, gurbetteydi yani. İlkokulu 4’e kadar köyde okudum. Üç öğretmenim oldu. 5. sınıfı da şehirde okudum, yani anlayacağınız ilkokulda tam dört öğretmende okudum. Tabii sınıflarımız da birleştirilmiş sınıflardı. Şehirleri yalnız bulurum hep. Koşuşturma, acelecilik, hengâme, beton yığınları… Yapay ilişkiler yalnızlaştırıyor insanları.

Sur ve Sır’da gelenekten kaynaklanıp geleceğe, geleneği önemseyen, dil ve içerikle de çağdaş Türk şiiri yarattığıma inanıyorum. Buradaki amacım da yerel ya da yöresel olanın, evrensel olanla buluşmasını sağlamaktı. Buluşturduğuma inanıyorum. Kısacası iyi bir gözlemin ürünüdür şiirlerim, yaşamımın yansımasıdır. Kısacası Sur ve Sır biraz da annemdir benim.

sur-ve-sir-biraz-da-annemdir-480285-1.»Rüştü Onur’u ülkemize tanıtan isimlerden birisiniz. Belki de üzerine en kapsamlı çalışan kişisiniz. Peki, bundan sonrası için tamam mı Rüştü Onur araştırmaları yoksa hâlen iz sürüyor musunuz?

Evet, Rüştü Onur üzerine 12 yılı aşkın bir süre çalıştım. Onun bilinmeyen mektuplarını, şiir ve fotoğraflarını gün yüzüne çıkarmanın mutluluğu içindeyim. Onun üzerine 4 kitap hazırladım. Onunla ilgili bilinen yanlışlıkların doğrularını ortaya koydum. Örneğin, Rüştü Onur eşi Mediha ile18 gün evli kaldı. Mediha ile sanatoryumda değil, İstanbul-Zonguldak seferini yapan Anafarta Vapuru’nda tanıştı. Mediha, Karabük Demir Çelik Fabrikası’nda iki ay memur olarak çalıştı. Mediha bir Çengen kızı değil, anne tarafından Ünyeli baba tarafından da Bitlis’in Şerefhanoğulları sülalesinden… Behçet Necatigil, Rüştü’nün hiç öğretmeni olmadı ama Muzaffer Tayyip Uslu’yu bir yıl okuttu. Mediha’nın kesin ölüm tarihi 2 Kasım 1942’dir. Mediha’nın ölüm nedeni tifo değil, karın zarı iltihabıdır.

O güzel insan, kelebek ömürlü Rüştü Onur 22 yıllık yaşamında bizlere şiir, hikâye ve edebi mektuplar bıraktı. Rüştü’nün eşi Mediha’ya yazdığı mektuplara ulaştım ama Mediha’nın Rüştü’ye yazdığı mektuplar kayıp. Bu konuda yaptığım bütün araştırmalarım sonuçsuz kaldı. Üzüntüm bu.

»Şehir dergisini de sormak istiyorum. Ülkemiz edebiyatında nice dergi tutunamayıp dergi mezarlığına yol almışken taşrada bir edebiyat dergisini 14 yıldır ayakta tutuyorsunuz. Şehir sayesinde nice ismi bu dünyaya kazandırdığınızı da göz önüne alınca çok önemli bir iş bu. Peki, Şehir’in geleceğiyle ilgili bir planınız var mı?

Devrek’te Aralık 2004’te yayımlanmaya başlayan Şehir, 116. sayısına ulaştı. Rüştü Onur, 12 Eylül 1940’ta Necati Cumalı’ya yazdığı mektubunda, “Ey benim mektuplarıyla huzur bulduğum ve avunduğum kardeşim. Şehir’de buluşacağız. Her ne pahasına olursa olsun Şehir çıkacak. Şehir okuyucu kitlesinin karşısına yeni bir atmosferle çıkacak” diyordu. Ömrü yetmediği için bu dergiyi çıkaramadı. Onun bu isteğini kendimize bir vasiyet kabul ederek; İbrahim Tığ’ın öncülüğünde Fahrettin Koyuncu ve Orhan Tüleylioğlu’nun katkılarıyla yayına geçirdiğimiz ‘Şehir’i çıkarmaya başladık.

İlk sayımızdaki şu görüşlere yer vermiştik:

Anımsanacaktır, Veysel Çolak, E dergisinin eki olarak hazırladığı 2002 Şiir Yıllığı’nda; “Bugün onca genç yeteneği görmezden gelip Rüştü Onur’u, Muzaffer Tayyip Uslu’yu antolojilerin değişmez adları arasında görenlerin, Türk şiirine zarar verdiği düşünülebilir. Öyledir de”diyordu.

Yine Güven Turan da Varlık’ın Haziran 1992 tarihli sayısındaki bir yazısında; “Ne var ki, şiirde özellikle, yıllardır süren bir abartılmışlık beni tedirgin eder hep; Rüştü Onur’la Muzaffer Tayyip Uslunun konumlandırılmaları. Mehmet Fuat bile, antolojisinde bu ‘resmi’ konumlandırmaya kanımca ‘boyun eğmiş’tir. Bu iki şair de her bakımdan ‘1940’ döneminin sıradan (kural dışı olmayan diye de adlandırılabilir) iki şairidir. İmzaları anonim bir şiirin içinde yer alır, görüşümce” derken, M. Şerif Onaran da Varlık’ın Ekim 2010 tarihli sayısındaki bir yazısında; “Rüştü Onur, Muzaffer Tayyip Uslu, Halit Asım, Arkadaş Özger, Nilgün Marmara gibi genç ölen ozanların anısını canlı tutmak seçkilerin görevi mi olmalıdır?” diyordu.

Bu cümlelerin sonu nasıl gelirse gelsin ya da bu cümleler hangi gerekçe ile söylenmiş olursa olsun, bu yargılar, şiir tarihimizi inkârı işaretliyordu. Çünkü Rüştü Onur’un, Muzaffer Tayyip Uslu’nun antolojilere alınmasından gocunmak, bir zaman sonra Orhan Veli’den, Orhan Veli şiirinden gocunmayı getirecektir. Türk şiirindeki yeri inkâr edilemeyecek Garip şiirini ve bu şiirin etrafındaki şairleri dışlamak ya da onları altmış yetmiş sonrasıyla kıyaslayarak kırık not vermek, en azından şiire haksızlık olsa gerektir.

sur-ve-sir-biraz-da-annemdir-480286-1.2004’ün sonunda çıkmaya başlayan Şehir, Rüştü Onur’u birilerine savunmak için çıkmıyor; ancak Rüştü Onur’un, Muzaffer Tayyip Uslu’nun, İbrahim Yıldız’ın… şiirinin, şiirimizde yabana atılamayacak bir yeri olduğunu hatırlatmayı da bir görev sayıyor. Şehir, şiirin merkezde olduğu bir şiir dergisi anlayışıyla, bir derya olan Türk şiirine katkıda bulunmaya çalışacak. Şehir, Rüştü Onur’un “Ben kendi halimde yaşarım / Şapkamın altında” dizelerini yolunun başına koysa da şiir için “kendi halinde ve şapkasının altında” kalmayacak. Sözünü söyleyecek, sesini çıkaracak.

Şehir’i 22 yıl yaşatacağız (çıkaracağız) hedefimiz bu. Çünkü Rüştü Onur da 22 yıl yaşamıştı.