Sürüyle birey! Sürü ile birey!
MURAT YAYKIN MURAT YAYKIN

İsveç kıyısı boyunca dingin denizde gemi güneye doğru süzülüyordu.

Harika bir yaz sabahıydı, güvertede oturan yolcular kahvaltı saatini beklerken güneşin ve yumuşak meltemin keyfini çıkarıyorlardı.

Birdenbire genç bir kadın korkuluklara doğru koştu ve kustu.

Ardından, yanındaki kadın da aynısını yaptı. Hemen arkasından iki adam daha ayağa kalktı ve onları taklit ettiler. Ve birbiri ardına pruvadaki koltuklarda oturan diğer yolcular da kustular.

Pupadakiler bu gülünç gösteriye gülüyorlardı ama bazıları dingin denizin üzerine eğilip ellerini parmaklarına götürmekte gecikmediler ve diğerleri de onları izledi.

Kimse kusmadan edemiyordu.

Victor Klemperer son koltuklardan birindeydi. Kusma salgınına karşı durabilmek için birazdan edeceği kahvaltıyı düşünmeye çalışıyordu: Kremalı kahve, portakal marmelatı...

Sıra en arkadakilere geldi. Hepsi kustu. O da.

Klemperer bu hikâyeyi unuttu. Birkaç yıl sonra Almanya’da aklına geldi; Hitler’in önlenemez yükselişi sürerken.” (‘Musibet’ başlıklı yazı, Zamanın Ağızları, Eduardo Galeano)

Kusma salgınının -üstelik deniz dinginken- orada bulunanlara peşi sıra sirayet etmesi, hepimizin az-çok bildiği ‘sürü psikolojisi’ni akla getiriyor. Sürü psikolojisi; etimolojisi tarihçe olarak 1848 yılına dayanıyor. Amerikan politik sisteminde Dan Rice adlı bir palyaço, bando arabasıyla (bandwagon) politik turlara katılmış, coşkulu müzikler eşliğinde ve “bandoya katıl,” sloganıyla insanları peşine takmış... Ne kadar gürültü kopardıysa, o kadar insan vagona binmiş, peşisıra yürümüş... Ne kadar gürültü kopardıysa, palyaço ve onun yaratmak istediği etki güçlenmiş... Yani şimdi bizim sürü psikolojisi dediğimiz, İngilizcede ‘Bandwagon Effect’ (Bando Arabası Etkisi)...

Her sürünün koşulsuz itaat edeceği, boyun eğeceği, peşine takılıp gideceği bir çobana ihtiyacı olduğu kuşkusuz... Klemperer’in, anısını unutup, sonra yeniden Hitler’in önlenemez yükselişi sırasında anımsamasının nedeni; -Bando Arabası Etkisini biliyor muydu bilemem ama- insanların sürüye nasıl katıldığını görmesindendi.

Hitler döneminden çok uzun yıllar önce 1048 yılında doğmuş İranlı bir çadırcının oğlu olan Ömer Hayyam’ın yaşamı boyunca yazdığı rubailerden biri var ki; sürü psikolojisi deyince anımsadım, ezberimde değildi, buldum yazdım: Celladına âşık olmuşsa bir millet, / ister ezan ister çan dinlet. / İtiraz etmiyorsa sürü gibi illet, / müstehaktır ona her türlü zillet.

Sürünün her bireyi birbirine benzer, biriyle konuştun mu hepsiyle konuşmuş gibi olursun. Yani, tektipleştirilmiş bireylerdir sürünün elemanları... Michel Foucault’nun bir sözü vardır: “Bir yerde herkes birbirine benziyorsa orada kimse yok demektir.”

Öyle etkilidir ki sürü psikolojisi; biat ede ede sürüde kaldıkça, bir süre sonra bireyi, artık başlarında bir çobana ihtiyaç duymaz hale getirir. Çare, bir an önce bandonun çıkardığı gürültüye kapılmadan kanatlanıp uçmaktır. Bilinç dumura uğradıktan sonra uçmak zorlaşır.

Richard Bach’ın ‘Martı’ romanındaki martı Jonathan Livinstone sürüden ayrılmak için kanatlanıp uçtuğunda ne istediğini biliyordu. Sürü sınırlara hapsolmak demekti, o özgürlüğü seçti.

Varolmaya cesaret eden insanın kendi olması demek; iktidar açısından kalabalığın düzenini bozması anlamına gelir. Kendini gerçekleştirmek, arınmak istiyorsa sürüden ayrılmak zorundadır. Hayal kurmaya başlayacak, bir şeyi değiştirebilme umudunu yakalayacak, gerçeğe daha da yakınlaşacak... Birey olacak, o zaman ‘biz’ demenin nasıl bir şey olduğunu anlayacak... Güdülen, sürülen bir halkın bireyi olmaktan kurtulacak, akıntıya karşı duracak... Sürüyle birey arasındaki zorunluluk ilişkisini değiştirmeyi esas alan eylemi öncüleyecek... Despot bir çobana biat etmeyecek... Daha önce kendine ve topluma planlanmış hayatı tersine çevirecek...

Ve büyük olasılıkla, inandığı değerler uğruna savaş verirken dışlanacak, ötekileştirilecek... Tabii ki; iktidar ve sürü tarafından...