Suudi krizinin ekonomik politiği
HAYRİ KOZANOĞLU HAYRİ KOZANOĞLU
Suudi Arabistan’da son dönem yaşananların merkezinde veliaht prens Muhammed bin Selman (MBS) bulunuyor. MBS’nin telaffuz ettiği “ılımlı İslam’ın” ekonomi cephesinde ne anlam ifade ettiğini madde madde tartışalım

Suudi Arabistan’da son haftalarda yaşananlar, 32 kısım tekmili birden macera filmlerine parmak ısırtacak cinsten; düşen helikopterlerde ölen prensler; uçuşan füzeler; tutuklanıp şilte üzerinde yatmaya mecbur bırakılan şeyhler, komutanlar, prensler (gerçi mekân 5 yıldızlı Ritz Carlton Oteli !); rehin tutulduğu iddia edilen başbakanlar…


Ülkedeki gelişmelerin politik, stratejik, kültürel bir çok boyutu var. BirGün okurları Mustafa Kemal Erdemol, İbrahim Varlı ve tabii ki Doğan Tılıç’ın kaleminden gelişmeleri ince ayrıntılarına kadar izlemek şansı buldukları için ayrıcalıklılar. Ben de bu yazıda, Suudi Arabistan’da tanık olduğumuz olayların ekonomik boyutları üzerinde yoğunlaşacağım. Yalnız şimdiden “tarafsız” bir yazı olduğu güvencesini verebilirim; çünkü karmaşık entrikalar dehlizinde, bildiğimiz anlamda “taraf” olunacak, “sendikacı, solcu,laik aydın” benzeri karakterler yok...

1938’de Amerikalılar tarafından Dhahran’da ilk petrol üretiminin başlamasıyla birlikte Suudi Arabistan ciddi bir zenginliğe kavuştu. O tarihten itibaren Suudiler denince aklımıza petrol şeyhleri; Adnan Kaşıkçı, RTE hayranı ve Bodrum âşığı Velid bin Tellal gibi milyarder playboylar; Usama bin Laden, Çeçen Kasabı İbni el Hattap benzeri cihatçılar geliyor. Ne yazık ki, bırakın fizikçi, filozof, heykeltıraşı; tek bir yazar, mimar, tenisçi, akademisyen ismi bile hatırlayamıyoruz.
Suudi Arabistan’da son dönem yaşananların merkezinde, ismi MBS olarak kısaltılan, veliaht prens, Muhammed bin Selman bulunuyor. MBS’nin telaffuz ettiği, “ılımlı İslam’ın” ekonomi cephesinde ne anlam ifade ettiğini, gelin madde madde tartışalım:

1 Yıllardır Büyük Ortadoğu Projesi’ni (BOP), ABD’nin Irak’ı işgaliyle simgelenen jeopolitik ve askeri boyutuyla sınırlı tartıştık. Halbuki BOP, önemli ekonomik potansiyeli bulunmasına karşın, henüz kapitalist küreselleşme sürecine entegre olamayan Ortadoğu ve Kuzey Afrika’da “modernleşme” adımlarının hızlandırılmasını da içeriyordu. Çin ve Hindistan başta gelmek üzere Asya’nın diğer bölümlerinde, nüfusun %10-20 arası sınırlı bir kısmını kapsasa da, bir “yeni orta sınıf” ortaya çıkmıştı. Bu kesimlerin harcama kapasiteleri yanında, Batı’nın yaşam tarzına ve tüketim kalıplarına özentileri, “küresel talebe” canlılık kazandırmış, küresel ekonomik büyümeye hız katmıştı. Ortadoğu’da ise, servetin sınırlı sayıda egemenin elinde yoğunlaşması, nüfusun kalan kısmının mutlak yoksulluğu piyasa mekânizmalarının harekete geçmesini engelliyor. Kadınların ekonomik yaşama dahil edilmesi, eğitimin modernizasyonu BOP’un hem küresel ucuz emek havuzunu genişletmek, hem de tüketimi tetiklemek amaçlarına hizmet eder. MBS’nin “ılımlı İslam” açılımının kadınlara araba kullanma, iş kurma fırsatı gibi hamlelerini işte bu kapsamda değerlendirmekte yarar var.

2 “Arap Baharı” rüzgârlarının estiği dönemde, Mısır’da Hüsnü Mübarek’in, Tunus’ta Zeynet Abidin bin Ali’nin devrilmesi, Bahreyn’de Şii çoğunluğun Halife sülalesine karşı ayaklanması Suudiler üzerinde travmatik bir etki yaptı. Can havliyle kamu çalışanlarının maaşlarına zam yapıldı, eğitim-sağlık başta gelmek üzere sosyal programlara ayrılan bütçe artırıldı, başta enerji olmak üzere sübvansiyonlar korundu. Bu dönemde petrol fiyatlarının yüksek seyri söz konusu paketin uygulanmasına izin verdi. Bir taraftan başta Suriye ve Libya’da Cihatçı hareketlere verilen destek, öte yandan İslami referanslarına karşın, bir şekilde seçim yoluyla iktidara gelmeyi amaçladıkları için Müslüman Kardeşler familyasına duyulan alerji nedeniyle, aktif mücadele bütçenin olanaklarını zorladı, hele bir de petrol fiyatları inişe geçince, ekonomik performansı iyice aşağı çekti.

3 Bilindiği gibi Suudi Arabistan’ın ekonomisi büyük ölçüde petrole dayanıyor. Suudi Arabistan OPEC üyesi ve hâlâ dünyanın en büyük petrol ihracatçısı. Bazı tezler, ekonomileri benzer biçimde petrole dayalı Rusya, İran, Venezuela gibi hasımlarını yıpratmak gayesiyle, ABD’nin Suudlar’a petrol arzını artırmak yolunda telkin yaptığını, bu nedenlerle fiyatların düşük seyrettiğini savunuyor. Diğer bir tez ise, tam aksine, Riyad’ın petrol piyasasına yeni arzı endam eden Amerikan kaya petrolü üreticilerine darbe vurmak amaçlı bir strateji izlediğini öne sürüyor. Çünkü Suudiler’in varil başına maliyeti 7-10 dolarken, kaya petrolcülerinin 50-60 dolar arasında değişiyor. Aralık 2016’da OPEC üyesi olmayan Rusya gibi ülkelerle mutabakat sonucu Suudi Arabistan’ın günlük petrol arzını 1.8 milyon varil kısmasıyla, fiyatlar istikrar kazandı, ülkenin stratejik “oyun kurucu” konumu kanıtlandı. Öte yandan, ihracatının %75’i, kamu bütçesinin ise %72’si petrol gelirine bağlı olan bir ekonominin petrol fiyatlarının oynaklığı karşısında ne denli kırılgan olduğu çok açık görülüyor.

4 Suudi Arabistan, ekonomisine bir yol haritası çizdirmek üzere Amerikalı Mc Kinsey danışmanlık firmasına Vizyon 2030 raporunu hazırlattı. Bilindiği üzere Mc Kinsey, “Sınırsız Dünya” (Borderless World) kitabının yazarı Japon Kenichi Ohmae gibi uzmanları, “bestseller” kitabı Doğan Kitap’tan, “Sınırlarını Zorla” ismiyle yayımlanmış Facebook CEO’su Sherlyl Sandberg türü ünlüleri portföyünde bulundurmuş, küreselleşme ideolojisinin bayraktarlığını yapmış bir “marka”. Vizyon 2030 özetle, Suudi Arabistan’ın neo-liberalizme yelken açmasını, kamu mülkiyetinin daraltılarak özel sektörün ağırlığının artmasını, kamu açığının daraltılmasını, ekonominin petrole bağımlılıktan kurtuluşu için sektörel çeşitlendirme yapılmasını salık veriyor. IMF’nin Ekim 2017 Suudi Arabistan değerlendirme raporu, Batı’nın finansal basınındaki olumlu yorumlar, uluslararası sermayenin bu tasarımının arkasında durduğunu gösteriyor. MBS’nin “amiral gemisi” Neom projesi, Kızıl Deniz kıyısında, alkol ve giyim kısıtlaması bulunmayan bir ortamda, plaj ve kumar merkezi yapma inşa etme tahayyülü de bu kapsamda.

5 Gelgelelim Suudi Arabistan ekonomisi, bunca büyük gelir ve servet uçurumlarına karşın, adı konmamış bir “sosyal sözleşme” temelinde ayakta duruyor. Ülkenin nüfusunun yaklaşık üçte birini, doğu ve güneydoğu Asyalı, hiçbir sosyal hakkı ve iş güvencesi bulunmayan göçmen işçiler oluşturuyor. Ülke ekonomisi bu disiplinli ve çalışkan işgücüne dayanıyor. Yağlı ihaleler, karmaşık bir yönteme göre Kraliyet ailesi mensubu binlerce prens arasında dağıtılırken, sade yurttaş ise, toplam istihdamın %70’ini oluşturan kamudaki işlerden, parasız eğitim, sağlık, sosyal güvenlik güvencelerinden yararlanıyor; baskıcı, şeriat temelli bir rejim belki de bu sayede, Şii azınlığı iyice ezerek ayakta kalıyor. Yerlilerin beceri gerektiren işlerde daha aktif olması planı ise, dini eğitim görmüş, analitik becerileri eksik bir insan malzemesi engeline takılıyor (bkz. Türkiye’nin geleceği). İşsizlik oranı vatandaşlar arasında %12.7, gençler için durum daha da vahim. Hatırlanırsa, MBS’nin Eylül 2016’daki maaşları düşürme kararı, özellikle ordu ve devlet mensuplarının tepkileri sonunda Mayıs 2017’de geri alınmıştı. Bu kısıtlar göz önüne alınınca, Vizyon 2030’un “sosyal sözleşmeyi” bozmaya yeltenmesi MBS’nin işini daha da zorlaştıracak.

6 Vizyon 2030’un önemli bir hedefi de “yabancı sermaye yatırımlarını” cezbetmek. Tutuklanan çoğu eski Kral Abdullah’a yakın prenslerin ve işadamlarının ayrıca banka hesaplarına ve mal varlıklarına el konulduğu bildiriliyor. Wall Street Journal’a göre, bu kapsamdaki toplam servet 800 milyar dolara ulaşabilir. Trump’ın tweetleriyle de desteklenen bu “yolsuzlukla mücadele” hamlesinin (bu arada Trump’ın sağ kolu Twitter’ın ortağı, Velid bin Tellal de Ritz Carlton’un misafirleri arasında!), ekonomik atılımın cansuyu olması hedefleniyor. Burjuva hukukuna göre “hukuken üstünlüğü”, “yatırım güvencesi” gibi teminatlar arayan küresel sermayenin bu “zorbalık” sonrasında, Kasım’daki 8. Riyad Ekonomi Forumu gibi atraksiyonlarla nasıl ikna edileceği bilinmiyor. Anlaşılan, MBS’nin geçen yıl Fransa seyahatinde “canım çekti” gerekçesiyle kendine 550 milyon dolara yat satın alması, “itibarda tasarruf olmaz” derin felsefesi kapsamında doğal kabul ediliyor.

7 Suudi Arabistan’ın ulusal petrol ve doğal gaz şirketi Aramco’nun satışı da MBS’nin gündeminde bulunuyor. Şirkete 2 trilyon dolar değer biçildiği, %5’inin “halka arzıyla” 100 milyar dolar gelir elde edileceği hesaplanıyor. Petrol fiyatları düşük seyrederken, böyle bir girişimin ne ölçüde isabetli olduğu bir tartışma konusu. Ülkenin en önemli varlığı, “saray mücevherini” özelleştirme yetkisinin neye dayandırıldığı, diğer pürüzlü bir nokta. Ayrıca Aramco’nun kârları %85 vergiye tabi. Bu oran korunursa, yatırımcıların halka arza sıcak bakmayacağı; vergi oranı aşağı çekilirse, bütçeye yaratacağı kaybın, “astarı yüzünden pahalı” bir sonuç yaratacağı akla geliyor. Trump, halka arzın New York borsasında yapılmasının güvencesini aldığını düşünüyor. Londra ise, 11 Eylül sonrası çıkarılan “Terörizme Karşı Yasa” nedeniyle, saldırı mağdurlarının hasılata el koyabileceği uyarısıyla, devreye girmeye çalışıyor. Kısaca, Aramco özelleştirilmesi nereden bakılırsa bakılsın netameli bir mevzu gibi görünüyor.

8 Donald Trump, Mayıs 2017 Riyad gezisinin ardından, 110 milyar dolarlık silah alım anlaşması yapıldığını duyurmuştu. Sonradan bu rakam doğrulanmadıysa da, Suudi-ABD “dostluğunun” en önemli dayanağının, İslami monarşiye yüklü silah satışları olduğu bilinen bir gerçek. MBS ile Trump’ın Yahudi kökenli damadı Jared Kushner arasındaki muhabbetin kaynağının da, sırf iki Milenyum kuşağı mensubunun “kimyalarının uyuşmasına” değil, “savunma ihalelerinin” baştan çıkarıcılığına da dayandığı tahmin ediliyor. İsveç merkezli SIPRI isimli kuruluşa göre, 2015’te başka Suudi Arabistan gelmek üzere, dünya silah ithalatının %20’si Körfez İşbirliği Konseyi ülkelerince yapıldı. Daha ekim başında, Kral Salman’ın bizzat Moskova’yı ziyaret ederek Rusya’yla 3 milyar dolarlık S-400 füze savunma sistemi alım anlaşması imzalaması, Riyad’ın sırf Washington’a bağımlı kalmak istemediğinin, aynı zamanda silahlanmanın ülkenin kaynaklarını nasıl emdiğinin açık bir kanıtı.

9 Vahhabi ideolojisi doğrultusunda, Yemen’de, Suriye’de ve en son Katar’a yönelik saldırgan politikaların Suudi ekonomisine büyük maddi yük bindirdiğini söylemeye bile gerek yok. Türkiye ve İran’ın devreye girmesiyle Katar’a yönelik ambargo da geri tepti. Körfez İşbirliği Ülkeleri arasında, sermaye birikiminin kaynağını, “emlak, finans, ticaret, lojistik, iletişim, petrokimya” gibi birçok sektörde egemenlik kuran Suudi ve BAE firmaları oluşturuyor. Katar’la kriz, özellikle re-eksport işleri, lojistik faaliyetleri ile iştigal eden şirketlere büyük zarar verdi, MBS’ye karşı iş çevrelerinde ciddi bir hınç biriktirdi.

10 Fransız Başkanı Emmanuel Macron programında olmadığı halde soluğu apar topar Riyad’da aldı. Görünürdeki neden, Suudilerin Yemen’den atılan füzelerden İran’ı sorumlu tutarak “savaş hali” ilan etmesi. Fransa, BM Güvenlik Konseyi üyesi sıfatıyla, İran’da 2015’te imzalanan “nükleer anlaşmanın” taraflarından birisi. Ne var ki, Macron’u yerinden fırlatan, anlaşma sonrası yumuşama ortamında, özellikle İran’la geleneksel ticari bağları bulunan Fransa ve İtalya’nın petrol karşılığı yüklü ihaleler alması olmalı. Nitekim 2016 yılında Fransa’nın İran’a ihracatı 3 kat artarak 2 milyar dolara ulaştı. Trump’ın nükleer anlaşmayı geçersiz saydığını söylemesi, Suudi Arabistan’ın ortalığı germesi, ABD ile AB arasındaki başlıca gerginlik konularından birisi. Özellikle ekonomik büyüme sıkıntısı yaşayan Fransa ve İtalya için İran’a yönelik husumet büyük endişe kaynağı.