Şuursuzluğun kökenleri üzerine bir deneme
29.04.2018 09:22 BİRGÜN PAZAR
Eğitim politikalarının birey değil de kolektiflik içerisinde erimiş kullar yetiştirmeye yönelik olması; lümpenlik ile vasatlığın bir “değer” biçiminde kitleselleşmesi ilk elden önemli başlıklar olarak ele alınmalıdır. Nitekim bu ve benzeri etkenlerin sonucunda şuursuzluk, hem de hiç farkında olmadan, kitlelerin omuzlarında yüce bir değer olarak yükselir

Yavuz Çobanoğlu - Munzur Üniversitesi, Sosyoloji Bölümü Öğretim Üyesi

Öyle zamanlarda yaşıyoruz ki, görüp duyduklarımız, okuyup şahit olduklarımıza inanmamız çoğu kez güçleşiyor. Sıklıkla “nasıl olur?” diyoruz; hatta şaşırma refleksimizi soğutmak için günlük popüler dilde “şaka gibi” tabirini kullanıyoruz. Bazen de acı acı gülümsüyor, bu devirlerin bir gün gelip “geçeceği” düşüncesiyle kendimizi avutuyor ya da “bir kişinin eylemi herkesi bağlamaz” rahatlığına sığınmak istiyoruz. Oysaki rahatsızlık duyduğumuz pek çok durumun sebepleri ne kişisel problemlerden kaynaklanıyor ne de bugüne özel bir soruna dayanıyor. Aksine tüm problemlerin kaynağı toplumsal; üstelik farklı biçim, yoğunluk ve etkilerle insanlık tarihinin her anında benzer sorunlarla karşılaşmak da mümkün.

Yine de bütün bu sorunlar içerisinden bir tanesi var ki, üzerine bir miktar düşünmeyi artık hak ediyor. Zira genel itibarıyla rahatsızlık veren düşünce ve davranışların temelinde, tabi kişileri yaptıkları eylemlere sevk etmesindeki güçlü etkisi sebebiyle de, bir “şuur noksanlığı”nın yattığı söylenebilir. İşte çoğu kereler “nasıl böyle bir şeyi yapar/düşünebilirler?” diye hayretler içinde sorduğumuz soruların tüm yanıtları, bir açıdan da şuursuzluk problemine dayanıyor.

Öyleyse nedir bu şuur veya şuursuzluk? Türkçe Sözlük, şuur için “uyanık olma”, bilinç ve “bilinçli olma” durumu, diyor. Dolayısıyla olumlu bir anlama sahip. İki “u”nun yan yana gelmesiyle “küfür gibi” bir kelimeye dönüşen şuursuzluk da tam tersi. Burada şuur, bilinç kavramıyla karşılansa da bilinç/bilinçli olmanın kullanımı bana hep soğuk ve muğlak gelir. Bu kavramı daima sonradan üretilmiş, yapay, günlük dilin basit ve popüler bir malzemesi olarak algılarım. Dahası, ben bu yaşıma kadar “bilinçsizim” diyen, aksi her türlü emareye rağmen bunu gönül rahatlığıyla kabul eden bir insana da rastlamadım. Herkes kendi ölçeğinde kudretli bir bilince sahip ve “bilinçsiz olanlar” hep başkaları. Aslında bu bile buradaki ciddi problemlerin varlığına işaret ediyor ve böylesi bir olgu da yine anlama ile anlamlandırma çabasına ihtiyaç duymakta.

Şuur üzerine
Bununla birlikte şuur, yapılan eylemlerin sorumluluğunu taşıyarak herhangi bir şeyi anlama, kavrama, idrak edebilme durumunun göstergesi biçiminde ele alınabilir. Bir nev-î aklını kullanabilme, olayları akıl süzgecinden geçirebilmeyi ifade eder. Buradaki akıl, yalın anlamıyla değil, içerisinde nesnel bir benlik duygusunu, güçlü bir toplumsal hafıza ile tarih bilincini, yaptıklarının sonuçlarına dair karşılaştırmalar yapabilmeyi sağlayan analitik bir düşünceyi, yeterli ve sistematik bir bilgi birikimini barındırmak zorundadır.

Lâkin şuur sadece sergilenen davranışlarla ortaya çıkan bir somutluk da değildir. Düşüncenin türlü biçimlerde kendisini ortaya koyduğu anlarda da açığa çıkabilir. Hatta özellikle bu tarz bir açığa çıkma, hepsinden daha değerlidir. Örneğin, çevresinde “bilinçli”, “yardımsever”, “dürüst”, “dengeli” olarak tanınan insanların ağızlarını açtıklarında ırkçı, ayrımcı, şiddet yanlısı vb. düşüncelere sahip olmaları gibi… Dahası şuur, dışarıdan gelen uyarılar ve eleştirilere açıklığı da ifade eder. Dolayısıyla bu açıklık onun, değişmez ve katı bir durumun adı olmasını engellemeye yarar.

Öte yandan, öznel sayılabilecek bu kriterlere bakılarak şuur sahibi olabilmenin, yüksek ideallerin vücut bulacağı üstün bir karaktere ihtiyaç duyduğu da iddia edilebilir. Zaten şuur ile erdemin kesiştiği nokta, belki de burasıdır. Erdem felsefî anlamda insanın ahlâksal olana yönelmesi, ölçülü, dengeli olması, Sokratesçi anlamda kendisini tanıması, bilmesi demektir. Akıl ve özgür düşünebilme gücü olarak da ifade edilebilecek erdem, varlığın bilincine ulaşarak insan ve onun yaşamına dair anlamların peşine düşme eylemlerini içerir. Kısacası şuur sahibi olabilmek, aynı zamanda bir erdem meselesidir.

Bir problem nesnesi olarak şuursuzluk
Şuura dair bu sınırları belirledikten sonra asıl meselemiz olan şuursuzluğa artık geçebiliriz. Öyle ki çağımızın güncel problemi olarak da ele alınabilecek bu olgunun, pek çok etkenin bir araya gelmesiyle zemin bulduğu, ortaya çıktığı da öngörülebilir. Birkaçını sıralamak gerekirse, kitle iletişim araçlarının biricik bilgi elde etme yoluna dönüşmesiyle beraber artan ideolojik dezenformasyon; yazılı kültür henüz yaygınlaşmadan görsel kültürün girdabına girilmesi; yüzeysel bilginin makbul ve yeterli hâle gelmesi; dinsel ve etnik politikalar; bilimden uzaklaşıp teolojiye yönelme; özgürlüklerin kısıtlanmasından dolayı demokratik bir kültürün kök salamaması; yerelliğin aşırı derecede yüceltilmesi; eğitim politikalarının birey değil de kolektiflik içerisinde erimiş kullar yetiştirmeye yönelik olması; lümpenlik ile vasatlığın bir “değer” biçiminde kitleselleşmesi ilk elden önemli başlıklar olarak ele alınmalıdır. Nitekim bu ve benzeri etkenlerin sonucunda şuursuzluk, hem de hiç farkında olmadan, kitlelerin omuzlarında yüce bir değer olarak yükselir.

Üstelik şuursuzluk, nev-î şahsına münhasır özelliklere de sahiptir. Öncelikle, bir şuursuz doğası gereği yaptıklarının öncesi ve sonrasını değerlendirme sorumluluğu taşımaz. Dolayısıyla ondan tutarlılık ve ahlâkî tavır göstermesini beklemek de zordur. Bilgi ve analiz yeteneği sınırlı olduğu için el yordamıyla bir şeyleri keşfetmeye çalışır. Bunu yaparken de en büyük referans kaynağı, onu içten yöneten duygularıdır. Zira bir şuursuz, duygularının onu asla yanıltmayacağına tartışmasız inanmıştır. Dahası bizler, kolaylıkla manipüle edilebilecek bu “duygu yönetimi”ni 1933’te Almanya’da Hitler’i şansölyeliğe taşıyan motivasyondan gayet iyi tanıyoruz. Sonuçlarıysa herkesin malumu…


suursuzlugun-kokenleri-uzerine-bir-deneme-457482-1.


Keza bazen böylesine bir motivasyonun da peşine kolayca takılabilen şuursuzluk, düz bir mantık aracılığıyla dünyayı yorumlamaya çalışmaktır. Bir şuursuz için, farkında olma ihtimali az olduğundan dolayı, ne dediği, neyi nasıl yorumladığı çok da önemli değildir. Öngörüleri birer birer döküldüğünden nasıl olsa yarın hepsini unutacaktır. Bu yüzden de bir ahlâkî kaygıya sahip değildir. Zaten ahlâktan anladığı da çoğu kez dinden ibarettir. Böylelikle günlük çıkar ve ihtiyaçlarının yönlendirmesiyle, daha sonra sıklıkla değişebilecek, hızlı kararlar alır. Temelinde bu tarz kişisel çıkar ve ihtiyaçlar yatsa da, kararlarının çevreye sunumunda vitrini yine, bireysel beklentilerin toplumsallaşmış kılıkla sahneye çıktığı sahte bir “ahlâkîlik” süsler.

Öte yandan şuursuzluk bir toplumsal hafızasızlık çeşididir. Bir şuursuz için tarih, sadece kutsanacak olanların biriktirildiği geniş bir ezber deposu yerine geçer. Ayrıntılar gereksiz ve önemsizdir, yüzeysellik ve sığlık ise bu “tarih şuuru”nun has özellikleridir. Ne var ki yalnızca kahramanlar, dostlar, düşmanlar, zaferler, yenilgiler ve hainlerin olduğu böylesi bir ezberdeki fukara tarih bilgisi, tuhaf bir biçimde “şuur sahipliğinin” kendisine dönüşmüştür. Lâkin bu emanet şuur, sistematik bir bilgiye dayanmadığı için ancak pozisyonel ihtiyaçlar dâhilinde işe yarar. Dolayısıyla bir şuursuz, hızla ezberler ama çok çabuk unutur.

Nitekim bir yönüyle de şuursuzluk, yapıp edilenin kolaylıkla unutulması ve nihayetinde üstüne hiç düşünülmeden hayattaki tüm tercihlerin ikili ayrımlar üzerinden değerlendirilmesidir. Bu değerlendirmeye göre hayat sadece ödül ile cezadan ibarettir, korkaklık ile cesaret arasında da gidip gelinir ve orada bir tek dostlar ile düşmanlar vardır. Hatta arzu doluluk ve kendinden asla şüphe etmeyen bir eminlik de aynı süreçleri destekler. Dolayısıyla ortalama bir şuursuz, kavradığı ya da idrak ettiği her durumu “gerçekliğin ta kendisi” zanneder. Görmüş duymuştur, şahit olmuş izlemiştir, ona göre her şey ortadadır. Bu sebeple de onun için doğru “tektir” ve “doğru”nun üzerine tartışma yapılması artık gereksizdir. Bunun sonucunda da onunla mutabakat sağlamak zorlaşır.

Çünkü çoğu durumda ve sadece bir süreliğine bir şuursuzu iknâ edebilecek yegâne etken, güç ve otoritedir. Keza şuursuzluk her şart ve koşulda, irili ufaklı bütün otoritelere itaati öngörür. Öyle ki şuur kaybı, “rıza gösterir” görüntüsü altındaki anlarda bile, aslında sabırla üzerindeki otoritenin hafiflemesini bekleyen tembel bir ruhu hâlidir. Böylelikle bir şuursuzun gün gelip çıkar ve şartlar değiştiğinde kolaylıkla saf değiştirebilmesinin, dün söylediğini yarın yutmasının nedenleri de burada aranabilir.

Kavramlar ne diyor?
Şu da hesaba katılmalı ki, şuursuzluğun aslî kökenlerinde, çocuklukla başlayıp gençlikte yoğunlaşan güçlü ve amansız bir endoktrinasyon faaliyeti de saklıdır. Üstelik bu faaliyete maruz kalıp güç de olsa bir biçimde sıyrılamayanlarda, yaş ilerledikçe endoktrinasyon sonucunda edindikleri düşünce, tavır ve inançlar, benliğin bir parçası haline gelir ve zamanla katılaşır. Dolayısıyla ilerleyen yaşlar hesaba katıldığında endoktrinasyon, şuursuzluğu hem besleyen hem de çelikleştiren bir eğitim faaliyeti yerine geçer. Zira kişi bir kez “ikna edildiğinde” algılamasını ortadan kaldıracak ve aklını kullanmasını sağlayacak yollar da artık köreltilmiştir.

Nitekim en nadide örnekleriyle endoktrinasyonun Nazi Almanyası’nda bir “eğitim felsefesi” olarak okullarda uygulanmış olması hiç de şaşırtıcı değildir. Irkçı ve empati yoksunu insanlar yetiştiren bu eğitim sisteminde, öğrencilere ayrıca “Führer’e koşulsuz şartsız biat etmeleri” de empoze edildiği bilinmektedir. Bu da bir endoktrinasyon imalatı olarak kabul edilebilecek şuursuzluğun kendiliğinden oluşan bir olgu ya da “bireysel” bir durumum adı olmadığını, bir eğitim politikası, kitlesel yaşanan bir problem olduğunun kanıtı yerine geçebilir.

Diğer yandan şuursuzluğun ideolojik bir yanının bulunması da su götürmez bir gerçeklik şeklinde karşımızda durur. Zaten Marx’ın “yanlış bilinç” doğurabileceğini de belirttiği ideolojinin, tam da bu tespite denk geldiği de gayet açık. Öyle ki Marx’ta yanlış bilinç, insan zihni ile toplumsal gerçeklikler arasına giren manipülasyon amaçlı düşünceler olduğuna göre, şuursuzluk da böylesi bir durumun doğal sonucu biçiminde ortaya çıkar. Nasıl ki bugün zihnimizi ve düşüncelerimizi bulandıracak binlerce dış etken (kitle iletişim araçları, oralarda yazanlar ve onların yanı başımızdaki ufak versiyonları gibi kafa karıştırıcı pek çok şey) mevcutsa, işte ideolojik bir sürecin eseri şuursuzluk da buna bağlıdır. Hatta ezilenlerden olmalarına rağmen burjuva ideolojisinin ışıltısına şevk ve sevinçle katılan lümpen proleter kitleler de aynı şuursuzluk kavramı içerisinde kendilerine yer bulabilirler.

Sonuç niyetine
Yine de şuursuzluk insanlık tarihi kadar eski olsa da sanki günümüzde görülen örnekleri daha bir kabul edilemez duruyor. Çünkü insanlığın aldığı onca yol ve bunca birikim sonrasında bile şuursuzluğun kitlesel bir problem olarak giderek yaygınlaşması son derece düşündürücü. Aynı şekilde şuursuzluğu basit ve insanî bir “yanılgı” olarak ele alıp, masum bir durumun adı gibi görmek de bir o kadar vahim. Tıpkı en acınası şuursuzluk örneklerinin “eğitimli” olanlarda görülmesi gibi…

Bitirirken, merak edenler için söyleyelim, bu satırların yazarı kendisini “şuur sahibi” olarak ifade etmiyor ve bu şekilde tanımlamıyor. Üstelik hiç bitmeyecek bir öğrenme sürecindeki bir toplum bilimci hassasiyetiyle kavramları anlamaya ve yorumlamaya çalışıyor. Bunu yaparken, şuursuzluğun toplumsal çöküşün işaret fişeği olduğunu, daha güzel bir dünyada ve barış içinde yaşama hayalini yok ettiğini, insanlığın birikimini alabildiğine erittiğini de esefle görüyor. Ve en nihayetinde bir baba olarak kendi ve tüm çocukların geleceğine dair şüphe duyup, üzülüyor. Sadece bu…