‘Suya, ateşe, açlığa ve kana sorarım ölmeyi, ölürken kaç yaşında olmayı’
Ece Temelkuran Ece Temelkuran
Suya, ateşe, açlığa ve kana sorsam;

 Suya, ateşe, açlığa ve kana sorsam; ‘ölürken kaç yaşında olmalı’ diye. Yanıtı ne olurdu suyun? Hayatın kendi yatağı gibi ince ve uzun olduğunu, okyanusa ulaşmanın ölümsüzleşmek anlamına geldiğini düşünüp, ‘benim yaşla işim olmaz’ mı derdi? Kendi hayatının dışında başka hayatlar, kendi akışı dışında başka akışlar olduğunu nasıl fark ettirmeli suya? İbo ile Mehmet’i tanısaydı işimiz kolaylaşır mıydı acaba?

 1960 doğumlu iki delikanlının birbiri ardına toprağa düştüğünü bilseydi, ölümsüz olmanın yalnızca okyanuslara kavuşmak olmadığını, kalplerdeki yerlerinin hâlâ sıcaklığını koruyor olmasının ölümsüzlüğü anlatmaya yetebileceğini anlar mıydı?

 Onlar ki, birbirini tanımadan birbiri ardına toprağa düştüler. Aynı mahallenin çocuklarıydı. İbo, 19 Haziran 1977’de pusuya düşürülerek öldürüldü. Mehmet, İbo’dan bir sene sonra 3 Eylül 1978’de.

 İbo ölürken, “kahrolsun faşizm” diye bağırdı; çıkardı tabancasını, indirdi kendisine pusudan ateş eden faşisti. Çok değil, 17 yaşında bir delikanlıydı henüz, bıyıkları bile terlememişti. Mehmet, Esat Halkevi’ne ilk gittiği gün, İbo’nun anması yapılıyordu. Yaşıtıydı ölen. Kahramanca ölmüştü. Ellerini önüne kavuşturmuş, başını hafifçe yana eğmiş saatlerce dinledi konuşulanları. Bir gün ölürse, İbo gibi ölmek isterdi. Nitekim öyle oldu. Faşistlerin işgali altındaki bir mahalleye gece vakti girdi, birkaç arkadaşıyla. Yazıya çıkmışlardı. İşgal altındaki mahalleye girmek belaya meydan okumaktı. Yazıyı bitirip duvarın önünden ayrıldıkları an, koptu silahların cazırtısı. İşgal altındaki mahallenin duvarında birkaç gün kaldı yazı. “Devrim İçin Tek Yol Devrimci Yol” yazmışlardı. Bu sloganı çok severdi Mehmet.

 Bir keresinde Yozgat’tan Ankara’ya mitinge gelmişlerdi. Yozgat’tan gelen grubun değişik sloganlar attığını fark etmişti görevliler. Mehmet ve arkadaşları, tersten atıyordu sloganı; “mirved niçi ket loy icmirved loy”. Elbette ufak bir uyarıyla tersi düze çevirmişlerdi hemen. Çok değil, 17 yaşında bir delikanlıydı henüz; bıyıkları bile terlememişti. Muziplik yakışıyordu.

 Suya, ateşe, açlığa ve kana sorsam; ‘gecekondu çalışması yapan gencecik kızlar ve delikanlılar nasıl olur da yorgunluğa, soğuğa, bin bir türlü meşakkate aldırış etmezler’ diye. Yanıtı ne olurdu açlığın? Gencecik hallerine bakmadan nasıl böyle büyük bir fedakârlık örneği sergilerler? Nedir onları ayakta ve hep umutlu tutan? Seyranbağları’nın, Bağcılar’ın yoksul sokaklarının arasında yemeden içmeden geçirilen saatlerden sonra, ‘kendi dünyalarına’ yol almak bir kırılma yaratır mı, küçük kalplerinde?

 İbo’nun kırıldığına, aşk ateşiyle yandığına dair kayıt yok arkadaşlarının hafızalarında. Ama Mehmet’inki var. Mehmet bir kıza tutkundur. Bağcılar’dan Esat’a süzülürken gecenin karanlığında, hep yanık bir türkü tutturur. Yozgat türküsüdür, söylediği. “Çamlığın başında tüter bir tütün, acı çekmeyenin yüreği bütün.” Sesi kötüdür kötü olmasına ama, mahalle çalışmasından dönenler bilir ki, bu bir aşk makamıdır. Kızın ismi Kumru’dur. Esat Halkevi’nde çalışmaktadır. Esat’ın arka taraflarına düşen gecekondu semtlerinde faşistlere direnen Mehmet ve arkadaşlarının can yoldaşıdır. Sesinin yanıklığının ve gece vakti eve dönerken yüzüne oturan hüznün nedeni budur. Epey bir hırpalamıştır Mehmet’i bu ilk ve son aşk. Ateş ne derdi bu işe?

 Suya, ateşe, açlığa ve kana sorsam; ‘kaderi midir kimi ailelerin kederli olmak’ diye. Yanıtı ne olurdu kanın?

 İbo’nun babası eski kulağı kesiklerdendir. İsmail Tümer eski TKP’lidir. Hani şu ünlü “TKP tevkifatları” sırasında tutuklanan, yıllarca hapis yatan ama adını sanını kimselerin bilmediği inanmış bir komünisttir. Çocuklarının devrimci olmasına itiraz etmek şöyle dursun, gurur duymaktadır onlarla. En küçükleridir İbo; annesi Zehra Hanım’ın gözbebeğidir. İbo, devrimci hareketin de gözbebeğidir; lise örgütlenmesinde aktif rolü vardır, Lise Der’in kurucusudur. Evlerinin kapısı bölgedeki tüm devrimcilere açıktır. Zehra Hanım, kelimenin tam anlamıyla ‘İstanbul hanımefendisi’dir. Gençlik yıllarında İsmail Bey’in arkadaşlarına ev sahipliği yapmıştır, sonraları ise çocuklarınınkine. Ne o günlerde ne de sonradan nazik ve hizmette kusur etmeyen halini hiç değiştirmemiştir. 1950’ler vurmuştur Zehra Hanım’ı, ‘70’ler vurmuştur, ‘80’ler de öyle. Çok acı çekmiştir ama hanımefendiliğinden hiçbir şey kaybetmemiştir. Şimdi İzmir’de bir yaşlılar evinde kalmaktadır. Duygularını tam olarak bilmek mümkün değil ama o günleri hüzünlü ve gururla andığından emindir onu tanıyanlar.

 Ailecek oturdukları, baş başa bir gece geçirdikleri vaki değildir, Tamer’lerin. Yozgat’ta yaşarlarken de, sonradan Ankara’ya taşındıklarında da bu hiç değişmemiştir. Hep çocuklarının arkadaşları olmuştur evde. Yozgat Eğitim Enstitüsü’nde okuyan solcu gençlere tencere tencere yemek pişirmekle geçmiştir Necla Hanım’ın Yozgat günleri. Yozgat’ta faşistlerden ilk defa dayak yiyen Mehmet ile abisi Asım Tamer olmuştur. Abisinin okulu nedeniyle Ankara’ya taşınmıştır Tamer ailesi ama Necla Hanım’ın yemekli, yatılı misafir ağırlama yükünde bir azalma olmamıştır. Necla Hanım’ın arapaşı çorbasından içmeyen Devrimci Yolcu yok gibidir Ankara’da. İskenderun’da öldürülen Dev Genç Başkanı Necdet Erdoğan Bozkurt bunlardan birisidir. Ailenin torununun ismi Mehmet Necdet’tir. Amcasıyla birlikte, Erdoğan Bozkurt’un ilk ismini taşımaktadır. Mehmet’in babası felçli geçirmiştir son yıllarını, Necla Hanım ise kansere yenik düşmüştür.

 Bir anneyi düşünün. Gece vakti kapısı çalınıyor, oğlunun arkadaşından acı haberi alıyor. Aradan kısa bir süre sonra kapı yeniden çalınıyor, bu sefer polisler geliyor. Haberi kimin getirdiğini soruyorlar. Ama Necla Hanım, geleni tanıdığı halde polise isim vermiyor. Tarifsiz acı anında bile oğlunun arkadaşlarını koruyor. Necla Hanım böyle bir insandı işte. Mehmet’in ölümünden sonra yüzüne oturan acı hiç eksik olmuyor Necla Hanım’ın. O ifade, oğlunun katilinin ünlü “Çuval cinayeti” davasından yargılanıp idam edilen Fikri Arıkan olduğunu duyduğu an bile değişmiyor. Milyonlarca Fikri Arıkan’a değişmesi mümkün mü bir Mehmet’i?

 Suya, ateşe, açlığa ve kana sorarım; ‘ölürken kaç yaşında olmalı’ diye. Onlar yanıt vermezse eğer, İbo’nun ve Mehmet’in yakın arkadaşı Feza’ya sorarım. 12 Eylül mitinginde bir elinde İbo’nun, diğerinde Mehmet’in fotoğrafını taşıyan o kıza. Vücudundan atmaya çalıştığı kanser illeti mi gelir aklına, yoksa İbo’yla Mehmet’in sıcacık yüzleri mi? Nedir yaşamanın anlamı?