Tamama kederi
BÜLENT USTA BÜLENT USTA
Pazartesi günü, BirGün’ün 9. yaşını kutladık gazetenin bahçesinde. Dostların arasında keyifli dakikalar yaşarken, yanıtını bildiğim soruyu kendi kendime sorup durdum: “Zeynep Kuray nerede?” Sonra da İbrahim Çeşmecioğlu’nu aradı gözlerim. Ve gazetenin eski çalışanlarını, yazarlarını... Keder, yine de gazetenin bahçesinden içeri girmedi, giremedi...  Çünkü bir doğum günü kutlanıyordu ve herkes gibi ben de kederimi bahçeden çıktıktan sonra almak üzere dışarıda bırakmıştım. Eğer bu topraklarda yaşıyorsanız, kederinizle yaşamayı da öğreniyorsunuz. Ama öyle kederler var ki, o kederlerle nasıl yaşanır hiç bilmiyorum.

Yakınlarda Belge Yayınları’ndan Ragıp Zarakolu çevirisiyle çıkan Yorgo Andreadis’in “Tamama –Pontus’un Yitik Kızı” adlı romanını okurken, kendimi Tamama’nın yerine koyup düşündüm. 1916’da daha sekiz yaşındayken asker zoruyla yaşadığım köyden ailemle birlikte sürülmüş, yollarda eşkıyalar, salgın hastalıklar, soğuk ve açlık yüzünden babamı, annemi ve kardeşimi kaybetmiş ve tesadüf eseri bu korkunç yolculuktan sağ kurtulup dilencilik yaparken yine tesadüf eseri bir ailenin yanına sığınıp ölene kadar o ailenin yanında başka bir milletten ve dinden biriymiş gibi yaşamak zorunda kalsaydım, içimde gizlemek zorunda kaldığım kederin ağırlığını nasıl taşıyabilirdim bilmiyorum.

1993 yılında Abdi İpekçi Türk-Yunan Dostluk Ödülü sahibi olsa da, Türkiye’ye girişi yasak olan Yorgo Andreadis’in “Tamama” adlı romanı, gerçek olaylara ve kişilere dayanıyor. Hatta kitabın sonunda Tamama’nın eski ve yeni yaşamıyla ilgili fotoğraflar da yer alıyor ki, o fotoğraflara bakarken Tamama’nın gözlerinde tanık olduğu olayların dehşetini ve içine kilitlediği o ağır kederi görebilirsiniz belki. Belki diyorum, çünkü herkes kendisiyle öyle meşgul ki, başkalarının kederini görüp anlayacak gönül gözünden yoksun olunabiliyor. Kitabın yazarı Andreadis’in doğduğu topraklara giremiyor oluşu, çevirmeni ve yayıncısı Ragıp Zarakolu’nun da daha yeni cezaevinden çıkmış olması, kendisi ölmüş olsa dahi Tamama’nın kederli hikâyesinin bu topraklarda devam ettiği anlamına gelmez mi? İşte bu yüzden Tamama’nın kederiyle nasıl yaşamaya devam ettiğimizi hiç bilemiyorum.

Yine yakınlarda İletişim Yayınları’ndan çıkan “Harput’taki Hayalet” adlı romanında Metin Aktaş, Tamama’da tanık olduğumuz kederi beyazlara bürünmüş güzel bir kadının hayaletine dönüştürmüş ve bir Ermeni kızı olan Sato’nun insanları deliliğe sürükleyen kederine yakından bakmamızı sağlamıştı. Resmi tarihin yok saydığı bu acılar, sanki bir çatlaktan sızıp sızdığı yeri genişleten suyu andırıyor. Sato’nun deliliğe sürükleyen hayaletinden ya da Tamama’nın kederinden kurtulmak istiyorsak, sıvası dökülmüş ve çatlaklarla dolu resmi tarihin ardına bakıp yaşadığımız ama farkında olmadığımız kederimizi tanımamız gerekiyor öncelikle.

Kübra Kelebekoğlu’nun çevirdiği ve Sel Yayıncılık’tan çıkan “Modernite Nasıl Unutturur” adlı kitabında Paul Connerton, “karakterimi ve gizilgüçlerimi değerlendirişim, yani kendime dair bilgim büyük ölçüde geçmişte yaptıklarıma bakış şeklim tarafından belirlenir” diye yazmış. Bugün yaşanan şey de, aslında bakış şeklimizi yeniden yapılandırma sancısı. Kendimize dair bilgiyi bu toprakların tarihinden başka bir yerde bulamadığımız içindir ki, resmi tarihin dışında bir şeyler söyleyen her ürüne yoğun ilgi gösteriliyor. Bu bazen abuk sabuk televizyon programları, ticari amaçla üretilmiş tarih kitapları ya da tarihi romanlar olsa da, içimize kuşku girmiş bir kere, kemirip duruyor yapay belleğimizi. Yaşadığımız toplumu belleksiz gibi gösteren de, geçmişe nasıl bakacağımızı henüz bilemiyor oluşumuzla ilişkili bir durum.

Gazetenin bahçesinde BirGün’ün doğum gününü kutladıktan sonra, kederimi bıraktığım yerden alıp yoluma devam ettim. Tamama’nın çocukluk fotoğrafı gözümün önünden gitmiyordu. Daha küçücük bir çocukken başına gelecekleri biliyormuş gibi bakıyordu gözlerimin içine. Babası erkek çocuk istediği halde, ailenin üçüncü kızı oluşu yüzünden “yeter” anlamına gelen Tamama adını almış bir çocuk, hayata başka nasıl bakabilirdi ki zaten? Ama şu da var: Tamama’nın kederini içimde taşıdığım sürece, sadece bu dünyanın en büyük laneti faşizmden nefret etmekle yetinmeyip, faşizmi yenecek olan şeyi, onun tüm o acılara ve kedere rağmen yaşama azmini yitirmeyişindeki gizde aramak olduğunu da unutmamış olacağım...