Tanrı da yoksa!
SELÇUK CANDANSAYAR SELÇUK CANDANSAYAR

19 yaşında imam hatip mezunu genç kadın, asgari ücretle reyon görevlisi olarak çalıştığı, muhafazakârlığıyla meşhur zincir markette rafların arasında işini yapar gibi dolaşıyor ama şaşkınlık ve korku içinde.

Bağlı olduğu amir birkaç dakika önce bir bahane ile depoya çağırmış ve kapıyı kapatmasıyla üzerine abanmıştı. Bağıramamış, korkunun soğuğunda donmuştu soluğu. Pis herif, bir yandan bedeninin mahremiyetine olanca iğrençliğiyle dokunurken, “Bana bak burada çalışabilmek istiyorsan benim ihtiyaçlarımı da karşılamayı bilmelisin” demişti.

Şimdi, yaprak gibi titreyen bedeni, burnunda tiksindiren ter kokusuyla midesi bulanarak amaçsızca raflardaki ürünleri düzeltiyor. Gözleri biraz ilerisindeki diğer genç kadına takıldı. Amirle depoya giderlerken bir an onlara baktığını görmüştü. Diğer kadın gözlerini kaçırıp, başını önüne eğdi. O an anladı aynı şeye onun da maruz kalmış olduğunu.

Yapabileceği hiçbir şey olmadığının farkında. Mağaza müdürüne şikâyet etmeye bile yeltenmeyecek. Daha işe girdiği gün adamın bakışlarındaki meymenetsizlikten sakınması gerektiğini anlamıştı. Hem diyelim, müdür inandı; amir inkâr edecek, kuyruk sallıyor olmakla suçlayacak, ekmeğinin derdinde değil oynaş peşinde olduğunu söyleyecek. Ya evdeki errkekler? Ona inansalar bile ondan yana olacaklar mı?

28 yaşında vakıf üniversitelerinden birinin halkla ilişkiler bölümünden mezun olur olmaz evlenmiş, hiç çalışmamış, altı yılda iki çocuk doğurmuş, üçüncüye de hamile kadın, elinde kocasının iPhone’uyla oturuyor. Gece yarısını çoktan geçmiş bu saatte telefondaki ‘canım, ruhum’lu mesajların sahibi kadının face’ine bakıyor boş gözlerle.

Kocası, aynı üniversitenin işletme bölümünü 10. yılında bedelli askerlik çıkınca bitirmiş, şimdi de babasının müteahhitlik işlerini yürütüyor. Şirketi, belediyeden aldıkları ihalelerle 15 yılda belki 100 kat büyütmüş durumdalar. Her Ramazan kurdukları devasa iftar çadırlarıyla gazetelerde boy boy fotoğrafları çıkan kocası, partinin gençlik teşkilatındaki yönetici adayı pozisyonuyla gelecek vaat ediyor. Odasında birden fazla bakanla yan yana pozlarının olduğu fotoğrafların arasında büyük boy bir çerçevelik yer boş duruyor. Kısmetse bir gün oraya kiminle olan fotoğrafını koyacağını çalışanları biliyor.

Kadın ilk kez aldatılmış değil. İlkinde kocası hamile olduğundan onunla beraber olamadığını ama errkek olarak ihtiyaçlarını gidermesinin şart olduğunu, bunu mesele etmesinin neredeyse saygısızlık olduğunu söyleyerek üste bile çıkmıştı. Üçüncü aldatılışında bu kez bir süredir devam ettiği kadın kolu toplantılarındaki orta yaşın epey üzerindeki bir kadına durumu anlatmaya cesaret etmişti. Kadın onu sessizce dinlemiş, ardından da kocasının ihtiyaçlarını karşılayıp karşılamadığını, onun yatağına gelip gelmediğini sormuş, “seni gelirken gördüydüm, ‘cip’ kullanıyorsun değil mi” demişti. Allah’â şükür Range Rover’a biniyordu doğru, ama?

32 yaşında Hukuk mezunu, yüksek lisansını Avrupa Birliği Hukuku üzerine tamamlamış, iki çocuk yapmayı ihmal etmemiş, ilgili bakanlıkta çok taraflı hukuk işleri alanında uzman olarak çalışırken aynı anda doktora programına da devam ediyor. İki dil biliyor, kendisi gibi namazında niyazında kocasının görevine eşlik ederek olsa da bu yaşında hac farizasını bile yerine getirmiş olmanın huzuruyla dolu. Yine de bir türlü anlam veremediği bir sıkıntısı var. Çalıştığı bakanlıkta tam da kendisinin uzmanı olan alanla ilgili hiçbir yurt dışı toplantısında görev verilmiyor. Kendisi toplantı belgelerini hazırlıyor ve kimi zaman dil bile bilmeyen başkaları yanlarına tercüman alarak gidiyor bu görev gezilerine.

En çok da kocasının bu durumu, çalıştığı bakanlıkta hâkim olan tarikattan olmamalarına bağlayarak normal bulmasını kabullenmekte zorlanıyor. Kendi tarikatlarından yaşlıca bir hanıma yakındığında kadın, “Seni hemen bizimkilerin kurumuna aldıralım” önerisini getirmiş, “Ama benim alanımla hiç ilgisi yok ki oranın” diye itiraz edince de “Sen de amma çok şey talep ediyorsun, kadın dediğine bu kadarı yakışmaz” diye tersleyivermişti.

İnandıkları dinin onlara dayattığı hayata katlanabilmek için hiç değilse bir yaratıcı güce inanmaktan başka çıkış yol bulamamak bu kadınların suçu/ zayıflığı/ bilgisizliği olabilir mi?

Bu üç kadının ‘deist’ olmaktan başka çarelerinin kalmamasının bir nedeni de başta CHP olmak üzere Türkiye solunun, laikliğin yeryüzünün ahlak ve hukukunun koşulu olduğunu anlat(a)mamaları.

Marketteki işçi kadına sendika, toplu sözleşme ve iş güvencesinin onu dinden daha güçlü koruyacağını; üç çocuklu ev kadınına laik ahlakın kadın ve erkeği eşit hak ve yükümlülüklerle donattığını ve hukuk uzmanına da liyakatin, tarikattan icazetle değil laik devletin görev için yeterlilik/ yetkinlik ilkesinden beslendiğini göstermek çok mu zor?

Bunun yerine, “Dinimiz bu yapılanları hoş görmez, Müslümanlık bu değil” demeyi seçtikçe deistlerin artış hızına koşut olarak siyasal İslamcı IŞİD ve benzerlerinin de önünün açıldığını göremeyenlerin aymazlığına dur demek gerekiyor.