Tanzanya gözlemleri -3: Afrika’nın çocukları
24.06.2018 10:44 BİRGÜN PAZAR
Ailelerin akıl almaz yoksulluk içerisinde çocuklarını bu merkezlere göndermeyi tercih etmelerinden daha çarpıcı ve acıklı gelen, babaları vefat eden çocukların annelerinin, evlenerek çocuk doğurmaya devam etmeleriydi çünkü yaşadıkları toplulukta ayakta kalabilmelerin tek şansı buydu

Deniz Bağrıaçık - Sosyolog

Hayat ve seyahat kavramları sıklıkla birbirine benzetilirler. Özellikle ikisini de planlamanın nafile bir çaba olması belki de en büyük benzerlik kaynağı. Fakat ikisinin arasındaki en büyük fark, seyahatler bireylerin kendi rüyaları iken, biz dünyadaki ruhlar, çoğunlukla ailelerin rüyasıdır. Öyle ki bu rüya onlar için kimi zaman bir kabusa bile dönüşebilir, çünkü umut edilen ve ortaya çıkan birbirine nadiren benzer. Üstelik her coğrafyada çocuk sahibi olmak ve çocuk olmak kesinlikle aynı sonuçlar doğurmazken.

Afrika seyahati benim aklımın ucundan geçmeyecek maceralara vesile oldu. Bunlardan birisi de Tanzanya’ya gidişimin ardından yaklaşık bir hafta sonra bir pazar günü ziyaret ettiğim yetimhaneydi. Fakat bu yetimhane sizin sandığınızın aksine yalnız annesi ve babası olmayan çocukları değil aynı zamanda da olan çocukları bir yerde tutan, bir barınma alanı. Yaklaşık 18-20 yıl önce ortaya çıkmış, 35-40 yaşlarında bir kadının birkaç çocuğu evine alması ve çevreden bu hanımı tanıyan birilerinin de ona bir ev vermesi ile başlayan bir hikâye. Zaman içerisinde de duyanlar, bakamadıkları çocukları buraya göndermeye başlamışlar.

Yetimhane, Dar es Salaam’ın, yağmurda ya da güneşin altında dip dipe sokulmuş çoğunluğu keçilerden oluşan hayvan pazarlarını geçince tozun toprağın karıştığı, havada tuhaf bir kokunun hâkim olduğu, sanayi mahallelerinin arasındaki Vinguguti semtinde bulunuyor. Semt deyince lütfen, aklınıza aşina olduğunuz bir semt kavramı gelmesin. Tozun toprağın arasında, peşi sıra ana yol üzerine dizilmiş, çeşit çeşit dükkanlardan içeri doğru giren sokaksız, ortalığa adeta serpilmiş kerpiç evlerle çevrili, yağmurda çamurun, güneşte tozun içinde yaşam alanlarından bahsediyorum.

Evlere adımınızı atarken, sıtma taşıyan sivrisineklerin beslendiği su birikintilerine basıp düşmeden geçmeniz gerekiyor.

Çocuklarla da ilgili çalışmak üzere, sosyal hizmetler bürolarında, hükümette konu ile ilgili çalışanlarla görüştüm. Fiziken ve ruhen zorlandığım anlar oldu. Klimasız geçen korkunç sıcaklar, sıtma taşıyan sivrisinekler, türlü mikroplar ve halen nefes aldığımda burnuma gelen bu duman kokusunun sevimsiz hatıraları zamanla yalnızca anıya dönüşürken, yaşadığım ruhen zorlanmaların etkisi geçmiyor.

Çocukların gözlerinde bir yabancıya ilk bakışlarında, gözlerindeki travmaların izlerini daha belirgin gördüğüm olmamıştı.

Çocuklar, ziyarete gelenlerin onlara yeni kıyafetler, yiyecekler vermeleri için daha da kötü giydirilmeleri ve gelecek misafirlere hazırlanmış o çaresiz yüzleriyle, palyaço olmaya zorlanmış insanları hatırlattı bana. Şimdi geriye bakıp düşününce, beni en çok rahatsız eden bu hazır olmaya zorlanma haliydi galiba.

Ziyaret ettiğim yetimhanenin herhangi yasal bir kaydı yok. Barınılan yerin zaman zaman otel olarak kullanıldığına, cinsel tacize ve başka tür sömürülere açık olduğuna dair söylentiler vardı. Haber vermeden gittiğim zamanlarda yaşları daha büyük yetişkinlere de barınma alanında rastladım ama çoğunluğu kalacak yeri olmayan kadınlardı. Aileler ve çocuklar herhangi bir sorun yaşamadıklarını dile getirdikleri için daha ileriki araştırmaların yerel çözüm ortakları ile yapılmasını daha doğru buldum ve yapabileceklerime odaklandım.

Çocuk sayısının tespiti ve sağlık sigortalarını bulmak önemliydi. Birkaçı hariç hepsinin sigortaları olduğunu keşfettim. Bu derme çatma yerde yaklaşık yüzün üzerinde çocuk kalıyordu. Fakat hastane-sigorta sistemi şaşırtıcı biçimde iyi yürüyordu. Buranın sahibi olarak bilinen geçen “Mama”nın” yeğeni Musa’yı alarak sağlık aciliyeti olan çocukların listesini yapıp muayenelerini yaptırdık. Takma gözden, sıtma tedavisine, doğuştan beyin hasarının etkisini azaltmak için fizyoterapiye kadar birçok farklı alanda çocuklarda başarılı sonuçlar alındı.

Fakat içimi kemiren başka bir şey vardı, geri dönüşüm kutusunda bekleyen cam şişeler gibi atılmış bu çocukların hikâyeleri nelerdi? Sosyal hizmetlerdeki dosyalardan ve yine Musa’nın yardımıyla çocukların ailelerine ulaştık. Ailelerin çoğu Zanzibar’daydı. Büyük bir çoğunluğun babaları olmadığı için bu merkeze yollanıyordu. Fakat ailelerin akıl almaz yoksulluk içerisinde çocuklarını bu merkezlere göndermeyi tercih etmelerinden daha çarpıcı ve acıklı gelen, babaları vefat eden çocukların annelerinin, evlenerek çocuk doğurmaya devam etmeleriydi çünkü yaşadıkları toplulukta ayakta kalabilmelerin tek şansı buydu. Kanga adı verilen yerel kumaşları satmaya çabalayarak günde 1.5 dolar kazanan, 32 yaşında, 8 çocuklu ve 3. kocası ile evli Aida’nın “Bu çocuğumu da oraya götürür müsün?” demesi bana ve birlikte çalıştığım Tanzanyalı ekipte bile bir ifadesizlik yaratmıştı. Fakat kadınların yoksullukla sınavı daha da acı ve bu çarkı kırmak maalesef pek de kolay gözükmüyor.

Diğer bir çarpıcı gerçek ise, Müslüman bölgelerin dini medrese ve bir takım sivil toplum kuruluşları adı altında çocukları, gençleri buralara toplamaya başlamış olmaları. Yollanan bağışların, özellikle de kurban kültürü olmayan bir coğrafyada kurban paralarının nereye gittiği çok sıkça sorulması gereken bir soru. Okul olmayan yerlerde, medreselerin varlığı ise yürek burkuyor.

Yazıyı sonlandırırken, belki aranızda neden bu kadar uzak yerlere gittiğimi ve çocuklarla ilgilendiğimi soracaklar olabilir. Zannedersem, insanları tanıdıkça ve hayal kırıklıkları yaşadıkça, insanlığa, doğaya hizmet etme arzum her geçen gün daha da artı ve artıyor. Neticede, dünyanın gerçek sorunları için çalışmak, hiç tanımadığınız birilerini gülümsetmek ve somut bir fayda da sağladığınızı görmek insanı gerçekten de mutlu ediyor.

Meraklısı, önümüzdeki aylarda tamamlanacak olan, çocukları ve ailelerini anlatan belgeselden, hikâyelerin devamını izleyebilir. Şimdilik, Afrika maceramız burada son buluyor, sayfalarda buluşmak, çok keyifliydi.

Umarım “Hakuna Matata” yani ( Boş ver... Aldırma... ) demeye gerek kalmayacağımız bir hafta olur!